ATATÜRK’ÜN FOTOĞRAFINA BAKARKEN

HASAN BARAN’IN ATATÜRK’ÜN SON AYLARINI ANLATAN ROMANINDAN…)
ATATÜRK’ÜN FOTOĞRAFINA BAKARKEN
HASAN BARAN
BİRİNCİ BÖLÜM
İlkokulda hepimize bulutların adını ezberlettiler, ama çoğumuz unuttuk, değil mi? Ama bulutlara bakıp hava tahmin etmenin ezber yapmaktan daha kolay yöntemleri olduğunu Çanakkale’ye savaşmaya gelen Vefa Lisesi’nin Sema ve Arz muallimi Agah efendi öğretmişti. Örneğin bir buluta bakın ve yanlara mı yoksa yukarı doğru mu genişlediğini inceleyin. Sağanak ve fırtına habercisi bulutlar, daima yukarı doğru genişleyenlerdir.
Sağanak ve fırtına habercisi bulutlar vardı gökte.
Yukarıya doğru genişleyen kara bulutlar. 
Paşamızın dört beş ay sonra bu dünyadan göçüp gideceğini anlamış gibi birazdan gözyaşı dökecek olan bulutlar.
Biraz sonra yağmur çiseleyecekti.
Oradaydım. 
Plajın çay bahçesini işleten oğluma yardım için plajda yatıp kalkıyordum. Paşamız beni ziyarete gelmişti. Kırık dökük ahşap bir masaya oturmuştu. Beyaz fötr şapkasını hafif sola yatırmıştı. Mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu.  Sağında Salih Bozok, solunda ise Fethi Okyar bulunmaktaydı. 
Yanındakiler el pençe divan değildi. 
Ben de çok sevdiği Türk kahvesini getiriyordum.
Ne silahlı korumalar vardı etrafta, ne olağanüstü bir durum. Suikast düzenlemek isteyen o kadar gizli ajan varken koruma ordusuz geziyordu benim yiğit Atam. Bütün Türk halkının duası sevgisi onun yanındaydı.
Öylesine. 
Sıcak, samimi.
Birden yerinden kalktı. Denize doğru ilerlemeye başladı. Salih Bozok  Fethi Okyar ve oğlum  Ali yanında gitmek istedik.  Tam denize beş altı adım yaklaşmışken bizlere döndü ve baş parmağını iki yana sallayarak “siz durun burada,” dedi. 
Plajda bulunan insanlar Atatürk’ e sevgiyle hayranlıkla, gülümseyerek bakıyor, ona yaklaşıp sarılmak, konuşmak, onun ışıl ışıl parlayan mavi gözlerini görmek istiyorlardı. Salih Bozok, Fethi Okyar, oğlum Ali ve ben kalabalığa seslenip işaretler ederek bizim durduğumuz sınırda durmalarını tembihledik. Herkes olduğu yerde durup paşamıza bakmaya başladı.
Muhteşem bir andı.
Paşamız denize iyice yaklaştı. Zeybek oynarmış gibi diz çöktü. Avucunun tersi ile denize dokundu. 
Denize dokunmak ne demek biliyor musunuz?
Denizi iliklerinde hissetmek demektir.
O bilge umman denizi iliklerine kadar hissetmek için öylecene durdu. 
 İnsanlar şaşkınlıkla bakıyordu. İzin versek hepsi paşamızın yanına gidecek avuçlarının tersi ile denize dokunacaktı. 
Paşamız ayağa kalktığında, ayaga kaldırmaya çalıştığı ulusun tüm yükünü taşıyan omuzlarındaki  yorgun görüntü gitmiş, sanki  yeniden Anafartalar komutanı Albay Mustafa Kemal Paşa olmuştu.  Sanki o da benim bu duygumu hissetmiş gibi.  Geldi yanıma elini omuzuma koydu. 
 “Çanakkale’de, onca tüfek, top mermisi  arasında tavşan gibi seker koşturur gider, kekik toplar, kekik çayı yapar getirirdin bana,” dedi.
“Paşam Çanakkale’de kahve yoktu, ancak size yamaçtan kopardığım kekiği kaynatıp ikram edebiliyordum,” deyince buruk bir şekilde gülümsedi. 
***
Çanakkale Savaşları’nda sıradan bir erdim. Gösterdiğim kahramanlıklardan dolayı onbaşı şeridini Albay Mustafa Kemâl paşam vermişti. “Göreyim seni Topkapılı…” diyerek... Sonra kahramanlıklarımın sürdüğünü belirtip, Çavuş şeritlerini bana uzatırken de Albay Mustafa Kemâl paşam yine; “Göreyim seni Topkapılı!” diyerek beni cesaretlendirmişti. 
Çanakkale'de dökülen kanlara rağmen Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması ile silâhları bırakıp düşmana teslim olmuştu. İngilizler İstanbul’u işgal etmişti.  Mustafa Kemal paşam ile işgal altındaki İstanbul’da görüşür olmuştuk. İstanbul Boğazı’ndaki İngiliz savaş gemilerine bakıp; “geldikleri gibi giderler,” diyerek, “göreyim seni Topkapılı, Çanakkale’de savaştığın gibi, burada da kahramanlıklarını göster,” diyerek beni yine cesaretlendirmişti.
İşte o cesaretle İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington’nun makam arabasını kaçırıp, Ankara’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatan Mustafa Kemal Paşa’ya götürüp hediye etmiştim. Paşam o arabayla gelmişti plaja beni sevindirmek için. 
Bir o arabaya bakıyor, bir bana bakıyordu. 
***
1938 Temmuz ayının ortalarıydı. Kırık dökük ahşap bir masaya oturmuştuk. Hastaydı, ara sıra öksürüyordu. 
Biraz sonra yağmur çiseleyecekti.
İçtiği kahve fincanını alırken omuzuma sevgiyle dokunup gülümsedi. Elini öpmek istedim bırakmadı.
“Sen nasıl bir yaman adamsın,” dedi, ilerdeki otomobili gösterip. “Nasıl çaldın o koskoca otomobili İngiliz Komutanlığının gözü önünden. Nasıl getirdin taa İstanbul’dan Ankara’ya… Haydi, bir daha anlat… Sen bu inanılmaz olayı anlattıkça, ben, Türk insanının her şeyi başaracak imanına, azmine, becerisine bir kez daha hayran kalıyorum.”
“O cesareti sizden aldım paşam,” diyerek, anlatmaya başladım: 
“Paşam, sizin direktifinizle oluşturduğumuz gizli direniş teşkilatları; Karakol Cemiyeti, Müdafaa-ı Milliye Teşkilatı, Mim Mim Grubu… Bu kuruluşlar önemli hizmetler yapıyordu. Fakat ben İstanbul’da yöneticisi ve yönlendirici olduğum bu gizli kuruluşların yaptıklarının dışında öyle bir şey yapayım ki, Türk’ün her şeyi yapabileceğini Dünya âlem görsün, diye düşündüm. 
İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington’un göz alıcı, her gün itina ile parlatılan ve sıkı korunan makam otomobilini çalacak ve Ankara’ya götürecektim. Siz değerli komutanıma makam arabası olarak hediye edecektim. 
Hareket, az kişi ile gerçekleştirilecek ama bomba etkisi yaratacaktı. Yardımcımı seçtim: Oğlum Ali… Gözcülük görevini yedi yaşındaki oğlum Ali gerçekleştirecekti.
Oğlumla birlikte günlerce keşif yaptım.
Araba; Tepebaşı’ndaki komutanlık karargâhının önüne park ediliyordu. Başında iki saat arayla değişen üç nöbetçi bekliyordu. Özel şoför; gün boyu otomobili temizliyor; sonra da birinci kattaki dinlenme odasına çıkıyordu.
Bölgede gereken araştırmayı yaptım. Arabanın karargâha geliş ve ayrılış saatlerini belirledim. Nöbetçi sayısını, şoförün davranışlarını inceledim.
Harekete geçmeye karar verdiğim gün, oğlumla Tepebaşı’na vardığımızda, anormal bir durum yoktu. Oğlum Ali’yi uyardım; işler ters giderse; hemen uzaklaşacaktı. Küçük Ali çok heyecanlıydı; kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Fakat yine de bütün metanetini toplamış; beni izliyordu. Ali sonra yanımdan ayrıldı; nöbet mıntıkasının ilerisinden dolaştı geldi. 
Otomobil her zamanki yerindeydi. Işıl ışıl parlıyordu.
Oğlum gördüklerini aktardı: Binanın giriş kapısının iki yanında, omuzlarında tüfekleri asılı üç asker duruyormuş.
Ben rahat, emin adımlarla komutanlık binasına yaklaştım. Sonra aniden iki tabancamı çekip; nöbetçi askerlerin üzerlerine mermileri boşalttım. Her şey göz açıp kapatıncaya kadar gerçekleşti. Otomobilin direksiyonuna geçtim; motoru çalıştırdım. Yanıma da oğlumu aldım. Son hızla sürdüm. Beyoğlu’nun uzun ve dar sokaklarında sırra kadem bastım. 
Çaldığım bu otomobili, Karaköy rıhtımında bir istimbota yükledik ve Marmara’ya açıldık.
Karamürsel’de karaya çıktık, otomobilin önündeki İngiliz bayrağı yerine Türk bayrağı koydum ve bizzat kullandığım bu otomobili Ankara’ya getirdim.
Otomobil ile Çankaya Köşkü’ne geldim, karşınızda asker selamı verdim; “Paşam, General Harrington’un arabasıdır, artık sizindir" diyerek otomobili size teslim ettim. 
Siz de, ‘Akıl almaz, büyük bir iş başardığımı,’ söylediniz ve beni alnımdan öperek kutladınız.”

Alıntı

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol