İyi Okullar” mı, “İyi Öğrenciler” mi?

Öğrencileri ilkokula ve ortaokula adrese dayalı olarak yerleştiriyoruz. Yaklaşık her 100 öğrenciden beşi de özel okullara gitmeyi tercih ediyor ya da özel okula gitme olanağı buluyor. Sekiz yıllık temel eğitimin sonunda öğrencileri Anadolu Liseleri, Fen Liseleri, Sosyal Bilimler Liseleri, Güzel Sanatlar Liseleri, Spor Liseleri, Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri, İmam Hatip Anadolu Liseleri, Açıköğretim Lisesi, Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezleri ile Özel Liselere yerleştirmek için bir sınav yapıyor ve bu sınav sonucuna göre sıralıyoruz. Tüm ortaöğretim kurumları için sınavın öncelikli amacı akademik başarıya dayalı bir sıralama yapmak ve sonra da benzer başarı düzeyindeki öğrencileri bir okulda toplamak. Böylece, örneğin Anadolu Liseleri kendi içinde en yüksek puanla öğrenci yerleşen okullardan en düşük puanla öğrenci yerleşen okullara doğru hiyerarşik bir sıra oluşturuyor. Bu durumda tüm taraflar daha yüksek puanlı öğrencilerin yerleştiği okulların “iyi okul” olduğunu düşünüyor. Bu düşünce, sınavın adı ve şekli ne olursa olsun, öğrencilerin sıralanmasını sağlayacak bir sınavın rasyonelleştirilmesine zemin oluşturuyor. Başlangıçta farklı, son derece makul ve rasyonel gerekçelerle oluşturulan Maarif Kolejleri (Anadolu Liseleri) ve Fen Liseleri gibi kurumlar zaman içinde amaçlarının ötesinde büyüme göstererek ortaöğretim sistemini ve ortaöğretime ilişkin düşünme biçimimizi amaçlananın ötesinde şekillendirmiştir. Ancak gelinen noktada mevcut kurumsal yapı ve işleyişten vazgeçmeden, ortaöğretimin mevcut yapısını olduğu gibi muhafaza ederek, geçiş sistemini değiştirmeye çalışmak bir paradoks oluşturmaktadır. Oysa geçişte bir sıralama ve elemeyi zorunlu kılan unsurlar; mevcut yapının kendisi ve yapının sürekliliğini sağlayan varsayımlardır.

Türk Eğitim Derneği olarak 2005 yılında yayınladığımız Türkiye’de Üniversiteye Giriş Sistemi Araştırması ve Çözüm Önerileri adlı raporla sınav sisteminin ve dershanelerin öğrenciler, aileler ve eğitim öğretim üzerinde etkilerini kamuoyunun gündemine taşımıştık. 2010 yılında ise bu çalışmayı daha da genişleterek ortaöğretime geçişi de kapsayacak şekilde Ortaöğretime ve Yükseköğretime Geçiş Sistemi adıyla ikinci bir araştırma raporu yayınlamıştık. 2010 yılında yayınladığımız Raporda yer alan bazı noktaları TEOG sınavının kaldırıldığı ve yerine alternatiflerin tartışıldığı bugünlerde yeniden paylaşmak ve konu üzerinde bir değerlendirme yapmak isteriz. Raporun sunuş kısmının ilk paragrafında şu ifadeler yer almaktadır (s. iii):

Türk Eğitim Sistemi sınavlara mahkûm olmuş durumdadır. İlköğretimden yükseköğretime kadar, eğitimin her tür ve düzeyi bir öğretim kademesinden diğerine geçişteki sınavların baskısı altındadır. Okullarda eğitim öğretim sınav odaklı hale gelmiş ve sınavların kapsamında yer almayan konular ve dersler işlenemez hale gelmiştir. Öğrenciler Türkiye Cumhuriyeti tarihinde daha önce hiç görülmediği kadar özel derslere, dershanelere ve kurslara yönelmiştir. Okul dışında sınava hazırlık çalışmaları okuldaki eğitim ve öğretimin önüne geçmiştir. Bu durum Türk Eğitim Sistemi açısından sürdürülebilir değildir. Sürdürülmesi halinde ise geleceğimiz açısından felaket olarak nitelendirilebilecek sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Çünkü yalnızca test çözmeye odaklanarak yetiştirdiğimiz bir kuşaktan topluma ve ekonomiye artı değer katmasını, katkı sağlamasını bekleyemeyiz.

Raporun “Ortaöğretime Geçiş Sistemi ile İlgili Öneriler” kısmında ise aşağıdaki öneriler sunulmuştur (s. 248-250):

Araştırma bulgularına göre 6, 7 ve 8’inci sınıflarda SBS uygulamasından okuldaki eğitim her yönüyle olumsuz etkilenmiş, zorunlu eğitim “iyi vatandaş yetiştirme” amaç ve işlevinden uzaklaşarak, “test çözebilen” öğrenciler yetiştiren bir sisteme dönüşmüştür. Bu nedenle;

1. Ortaöğretime geçişte 6 ve 7’nci sınıflarda SBS uygulamasından ivedilikle; 2010-2011 öğretim yılı itibariyle vazgeçilmelidir. Böylece 6 ve 7’nci sınıflarda SBS uygulamasının okul eğitimi üzerinde oluşturduğu baskı ortadan kalkacak ve sınava hazırlık sektörüne yönelme azalacaktır.

2. Yükseköğretime hazırlayan tüm Genel Liseler aynı lise türü içinde toplanarak, tek bir lise türü oluşturulmalı ve bu liselerde Anadolu Liselerinde var olan öğretim programı uygulanmalıdır. Yükseköğretime hazırlayan tek bir lise türü oluşturulması ile liseler arasında amaç ve işlevi olmayan farklılıklar ve bu tür liselere öğrenci seçme ve yerleştirme gereği ortadan kalkacaktır.

3. Genel liselerin tek çatı altında toplanması ve liseler arasında farklıkların ortadan kaldırılması ile birlikte, 8. sınıfta bir eleme sınavına gerek kalmayacağından, ortaöğretime geçişte sınavlar tamamıyla kaldırılmalıdır. Sınavı gerekli kılan koşullar ve yapılar ortadan kalktığında, liselere geçiş için bir sınava da gerek kalmayacaktır. Böylece, zorunlu eğitim sınav baskısından tamamıyla kurtulacak ve ortaöğretime geçiş sistemine bağlı olarak habis bir tümör gibi büyüyen sınava hazırlık sektörü büyük ölçüde etkinliğini kaybedecektir. Sonuç olarak zorunlu eğitimin kendi mantığı içinde, yeniden amaç ve işlevlerine odaklanması sağlanabilecektir.

4. Okullarda öğretim programlarının uygulanması ve eğitimin kalitesinin geliştirilmesine yönelik karar ve politikaların etkili bir biçimde oluşturulmasını destekleyecek bir izleme ve değerlendirme sistemi oluşturulmalıdır. Öğrenci başarısının geliştirilmesinde alınabilecek önlemler ve müdahale alanlarını belirleyebilmek ve hızlı karar vermeyi sağlayacak verilerin teminini olanaklı kılacak bir izleme ve değerlendirme sisteminin oluşturulması gerekir. İzleme ve değerlendirme sistemi, öğretim programlarının uygulanmasını izleme ve değerlendirmeyi sağlayacak biçimde bir karar destek sistemi olarak tasarlanmalıdır. Bu amacın gerçekleşmesi için 4, 6 ve 8’inci sınıflarda Türkiye genelinde öğretim programlarındaki kazanımların gerçekleşme düzeylerini belirlemek üzere tasarlanmış sınavlar yapılmalıdır.

5. Mesleki-teknik eğitim veren liselerle ile ilgili yeniden yapılandırmaya gidilerek, mesleki-teknik eğitim veren liselerden özel yetenek gerektiren liselere öğrenci kabulünde özel yetenek sınavları düzenlenmelidir.

6. Fen liselerinin sayıları sınırlandırılarak, fen liselerine öğrenci seçimi üst düzey başarı ölçütlerini esas alarak yeniden düzenlenmelidir. Fen Liseleri üstün nitelikli bilim insanlarının yetiştirilmesine kaynaklık etmeyi amaçlamakta, ancak uygulamada yükseköğretim kapsamında bilim insanı yetiştirme ile Fen Liseleri arasında hiçbir şekilde organik bir bağ ve süreklilik olmadığı bilinmektedir. Bilim insanı olarak yetiştirilecek öğrencilerin seçilmesi çoktan seçmeli bir sınav ile gerçekleştirilemez. Yükseköğretime öğrenci yetiştiren diğer liselere girişte sınavların kaldırılması önerisi ile birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca sınırlı sayıdaki Fen lisesine öğrenci seçiminin ilköğretim üzerinde bir baskı oluşturması düşünülemez. Çünkü belirlenecek olan üst düzey başarı ölçütleri aracılığıyla Fen lisesine başvuracak öğrenci sayısı da sınırlandırılacaktır. Kaldı ki, mevcut durumda bile sekizinci sınıfta Fen lisesini tercih eden aday sayısı oldukça sınırlıdır. Fen lisesine giriş koşullarının yeniden düzenlenmesi ile birlikte, Fen lisesi mezunlarının yükseköğretime girişinde, en azından bilim insanı yetiştirme ile ilişkilendirilebilecek belirli yükseköğretim programlarına geçişlerinde üniversiteye giriş sınavı dışında alternatifler oluşturulmalıdır. Böylece Fen liselerinde eğitim öğretimin sınav baskısından tamamıyla kurtarılması ve bilim insanı yetiştirmenin alt yapısının oluşturulması gerekir.

Ortaöğretime geçiş siteminin yeniden yapılandırılmasının zorunlu eğitimin kalitesinin geliştirilmesinde kalıcı bir iyileştirme sağlayabilmesi için eş zamanlı olarak, ilköğretim sisteminde gerekli iyileştirmelerin yapılması ve bir eylem planının uygulamaya konması gerekir. Bu çerçevede;

7. Okullar arası başarı farklılıkları ve eşitsizlikler azaltılmalıdır. Okullar arası başarı farkı ve eşitsizliklerin azaltılması için öncelikle okullar arasında; (a) kaynak dağılımının dengelenmesi, (b) öğretmen dağılımında nitelik ve niceliksel olarak denge sağlanması, (c) öğretmenlerin mesleki niteliklerinin geliştirilmesi, (d) teknolojik altyapının dengeli biçimde geliştirilmesi, (e) başarısızlık riski yüksek öğrencilere yönelik destek programları oluşturulması gerekir.

8. Bilişim teknolojileri alt yapısı geliştirilerek, bilişim teknolojilerinin öğretim programları ile bütünleştirilmesi sağlanmalıdır. Bilişim teknolojileri alt yapısının tüm okullarda asgari bir standarda kavuşturulması ve bilişim teknolojilerinin öğrenci başarısını desteklemesini sağlayacak biçimde öğretim programları ile bütünleştirilmesi gerekir.

9. Öğretmenlerin yeterlikleri geliştirilmelidir. Öğretmenlerin tüm öğrencilerin öğrenmesini sağlayacak yöntem, teknik ve becerileri kazanmaları ve geliştirmelerini destekleyecek bir sürekli yetiştirme programının uygulanması, uzun dönemde ilköğretimde başarının daha eşitlikçi bir şekilde geliştirilmesini sağlayacaktır.

10. Öğrencilerin ailelerinin ve toplumsal çevrelerinin sosyo-ekonomik dezavantajlarının çocukların gelişimi üzerinde olumsuz etkilerini azaltmak için erken çocukluk eğitimi yaygınlaştırılmalıdır. Erken çocukluk döneminde eğitim sağlanmasında özellikle eşitsizlikleri azaltıcı yönde bir politika oluşturulması ve başarısızlık riski yüksek nüfusa öncelikli olarak hizmet sağlanması; 10 yıllık süre içinde öğretmen açığı ve alt yapı sorunlarını çözerek okul öncesi eğitimde okullaşma oranının %75’in üzerine çıkarılması, orta ve uzun dönemde ilköğretimde sosyo-ekonomik eşitsizliklerin okul eğitimi üzerinde olumsuz etkilerini azaltacaktır.

2010 yılında yaptığımız araştırmaya dayalı olarak geliştirdiğimiz bu önerilerin bugün için de büyük ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Zaman içinde ortaöğretime geçişte uygulanan sınavın uygulama şekli değişmekle birlikte; amacı ve dayandığı temel bakış açısı hiç değişmemiştir. Öğretim programları, dersleri ve ders kitapları aynı olan okullara öğrencileri akademik başarılarına göre homojen gruplar oluşturarak ayrıştırmayı esas alan bir anlayış ve yapı yerleşik hale gelmiştir. Ancak bugüne kadar eğitim bilimleri, ortaokullarda ve liselerde öğrencileri başarı düzeyine göre sınıf veya okul bazında gruplara ayıran bir uygulamanın toplamda başarıyı artırdığını gösteren bilimsel kanıtlar ortaya koyamamıştır. Oysa öğrencilerin heterojen gruplarda öğrenim görmesiyle birlikte ilgisi, yeteneği ve merakı olan konularda ilave çalışmaların yapıldığı, bazı durumlarda farklı sınıf seviyelerindeki öğrencilerin de bir araya geldiği gruplar oluşturmanın olumlu etkileri olduğu bilinmektedir (Slavin, 1990). Genellikle çok az sayıda veya oranda öğrenciyi kapsayan özel yetenekli öğrenciler için uygulanan programlar bu değerlendirmenin dışında tutulmalıdır.

Yıllar içinde sınavın şekli ve adı ile ilgili değişiklikler bu gerçeği değiştirmemiştir. Nasıl sıralanırsa sıralansın, sonunda farklı akademik yetenek ve kapasitelere sahip öğrenciler bir puana göre ayrıştırılıp, sonra da aynı müfredatı ve aynı kitapları izlemişlerdir. Bu nedenle ortaöğretime geçişte kurumların mevcut haliyle sınava dayalı gruplama yapılması, hiç kimseye katkı sağlamayacaktır.

Ortaöğretime geçiş sınavının kaldırılmasının hem okullar hem de veliler bakımından bazı sonuçları olacaktır. Okullar açısından bakıldığında, liselerin akademik başarı düzeyine göre gruplayarak öğrenci almaktan vazgeçmeleri gerekecektir. Bu uygulamadan vazgeçilmeyecekse, adı ve şekli değişmiş yeni bir sınavın doğuşuna tanıklık edeceğiz demektir. Ortaöğretime geçiş sınavının kaldırılmasıyla birlikte, öğrencilerin liselerde başarı düzeyine göre ayrıştırılmasından vazgeçilecekse, bu durum ciddi bir planlama gerektiriyor.

Etkili bir rehberlik ve yönlendirme ile öğrencilerin ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihlerine uygun bir lise programına geçişleri sağlanmalıdır. Bunun için tüm öğrencilerin, tercih etmediği bir liseye gitmemesini garanti edecek sayıda kapasite oluşturulmalıdır. Özellikle küçük yerleşim birimlerinde öğrencilerin ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihlerine uygun bir lise programına devamının sağlanması için çok programlı lise uygulamalarının yaygınlaştırılması gerekecektir. Mevcut durumda öğrencilerin yaklaşık beşte birinin açık liseye yerleştirilmek zorunda kalındığını unutmamalıyız. Kontenjan ve kapasitenin artırılması ciddi bir yatırım maliyeti gerektirecektir. Ayrıca okullar arasında fiziki altyapı, donanım, öğretmen niteliği ve eğitimin kalitesi bakımından farklılıkların en aza indirilmesi gerekmektedir. Bu koşullar sağlandıktan sonra öğrencilerin ikametlerine en yakın liseye devam etmesi sağlanabilir. Bu koşulları sağlamadan öğrencilerin %5’i gibi bir oranının sınavla seçilmesi orta ve uzun vadede bugün yaşanan sorunların artarak yeniden yaşanacağı anlamına gelir. Üstelik %5’in bugünkü tercih ve sıralamalara göre belirlenmiş bir oran olduğu, gelecekte devam edecek bir ölçüt olamayacağı unutulmamalıdır.

Yalnızca özel yetenekli öğrenciler için bir seçim yapılacaksa, bu öğrencilerin özelliklerine uygun bir eğitim öğretim için kurum ve öğrenci sayısının oldukça sınırlı tutulması gerekir. Çünkü özel yetenekli öğrencilerin eğitimi ilave kaynaklar ve maliyetler gerektirir. Bu öğrenciler için çeşitli seçim yöntemleri ve lisede farklılaştırılmış programlar uygulanabilir. Özel yetenekli öğrencileri belirlemenin yöntemlerinin ve bu öğrenciler için farklılaştırılmış programlar uygulamanın eğit-bilimsel temelleri vardır. Aksi takdirde, farklılaştırılmış ya da zenginleştirilmiş program uygulamayan okullara akademik başarı düzeyine göre gruplama yapmak amacıyla öğrenci seçmenin makul ve bilimsel kanıta dayalı bir gerekçesi olmayacaktır.

Diğer yandan özel yetenek veya beceri gerektiren sanat, spor ve meslek programları ile farklı programlar uygulayan ortaöğretim kurumlarına öğrenci seçiminin de programın niteliğine bağlı olarak yetenek/beceri temelli bir yöntemle yapılması gerekir. Bu tür programlara uygun niteliklere sahip öğrencilerin seçilerek alınması gerekir.

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde değerlendirildiğinde, ortaöğretime geçiş sisteminin yalnızca geçiş sınavının kaldırılması yönüyle değil, aynı zamanda okulların amaçları, işlevleri ve yapılarının yeniden tasarlanması boyutlarıyla ele alınması gerekmektedir. Bu oldukça karmaşık bir problemdir. Çünkü mevcut durumda okullar; niteliği, hangi özgün programları uyguladığı, öğrenciye ne kazandırdığı; akademik, toplumsal, kültürel, spor ve sanat alanlarında gelişimlerine hangi katkıları sağladığı ile değil, yalnızca hangi yüzdelik dilimden öğrenci aldığı ve mezunlarının üniversiteye geçiş performansı ile değerlendirilmektedir. Binde beşlik dilimden öğrenci alan bir lisenin mezunlarının üniversiteye geçişte yüksek performans göstermesi bu lisenin iyi bir okul olduğunu mu gösterir? Ne yazık ki gelinen noktada ne kurumsal boyutta ne de aileler tarafında hiç kimse bu lisenin binde beşlik dilimdeki öğrencilerin ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihlerine uygun olarak neler yaptığını veya yapmadığını sorgulamıyor. Ne yazık ki elimizde şu sorunun yanıtı da yok: binde beşlik dilimdeki öğrencileri akranları ile birlikte kura yoluyla bir okula veya evlerine en yakın okula yerleştirmiş olsaydık, üniversiteye geçişte sıralamadaki yerleri değişir miydi?

Ortaöğretime geçişte hangi ülkelerde ne tür modeller uygulandığını biliyoruz. TED tarafından 2010 yılında yayınlanan Ortaöğretime ve Yükseköğretime Geçiş Sistemi adlı raporda da bu konuda ayrıntılı açıklamalar var. Ancak diğer ülkelerin uygulamaları ve “en iyi” teorik modellemeler her ne olursa olsun, Türkiye’de yapılacak düzenlemeleri ve çözümleri güçleştiren iki temel etken öne çıkmaktadır:

Okullar, eğitimciler, bürokrasi ve siyaset tarafında “iyi öğrencileri” bir araya getirerek “iyi okul” oluşturulduğu algısı, ortaöğretime geçiş sistemini düzenlemede birincil etken olarak görülmektedir. Bu algı zaman içinde pekişmiş ve ortaöğretime geçişin temel varsayımını oluşturmuştur.
İkinci etken ise ailelerin öğrencilerin ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihlerinden bağımsız olarak üst yüzdelik dilimlerden öğrenci alan okullardan birine girmeleri halinde üniversiteye geçişte yüksek performans göstereceği varsayımıdır. Bu varsayım nihai olarak pek çok aile için karşılanamayan beklentiler, hayal kırıklıkları, mutsuzluk ile öğrenci ve eğitim sistemi üzerinde baskıyı beraberinde getirmektedir.
Gözden Kaçan Boyut: Gerçekçi Olmayan Aile Beklentileri
Yanda gördüğünüz karikatür eğitim sisteminin seçme uygulamalarını eleştirmek için kullanılır. Ancak madalyonun diğer yüzü de ailelerle ilgilidir. Aileler de çocuklarının özelliklerine, ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihlerine bakmaksızın diğerleriyle birlikte ağaca tırmanmasını talep edebiliyor. Üstelik de bunun eşitlik söylemleriyle birlikte dile getirildiğini görüyoruz. Bu çerçevede yukarıda ifade edilen iki temel etken veya varsayım, sürekli birbirini besleyen bir sarmal ve kısır döngü oluşturmaktadır.


Ortaöğretime geçiş sorunu geçiş sisteminin nasıl olduğunun ötesinde, ailelerin beklentilerinin de çocuklarının ilgi, yetenek, bilişsel kapasite ve tercihleri ile uyumlu olmaması ile de ilişkili gözükmektedir. Beklentilerle öğrencinin kapasitesinin ve eğitim fırsat ve olanaklarının uyumsuzluğunun ekonomik ve sosyolojik boyutları vardır. Neredeyse her aile çocuğu için en yüksek beklentiye sahip. Bu durumda adrese dayalı yerleştirme gibi çözümlerin ortaya çıkaracağı sakıncalar da dikkate alınmalıdır. “İyi okul” olarak bilinen okulların çevresinde ikamet gösterme gibi bir eğilimin ortaya çıkaracağı sorunları tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Kalıcı bir çözüm için hem kurumsal tarafta hem de bireysel tarafta algıların ve varsayımların dönüşümüne odaklanmak gerekecek. Bu dönüşüm ancak ve ancak bilimsellik, katılım, şeffaflık, eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde sistemli bir iletişim stratejisi ile gerçekleştirilebilir. Sonra ortaöğretimi, ortaöğretimin amaç ve işlevlerini yeniden düşünmeliyiz. Ortaöğretimin zorunlu eğitim kapsamında olmasını, ortaöğretimin amaç ve işlevini yeniden tanımlayarak; ortaöğretimin yapısını ve içeriğini yeniden tasarlamak zorundayız. Ortaöğretimi bir sistem bütünlüğü içinde ele alarak geçiş sorununu çözebilir, eğitimin kalitesini geliştirebiliriz.

Kaynaklar
Slavin, R. E. (1990). Achievement effects of ability grouping in secondary schools: A best-evidence synthesis. Review of Educational Research, 60(3), 471-499
Türk Eğitim Derneği. (2005). Türkiye’de üniversiteye giriş sistemi araştırması ve çözüm önerileri. Ankara: Türk Eğitim Derneği Yayınları
Türk Eğitim Derneği. (2010). Ortaöğretime ve yükseköğretime geçiş sistemi. Ankara: Türk Eğitim Derneği Yayınları

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13