Gece Gelen Telgraf Acele idi. Ve saat ikide gelmişti. Uzundu. Beni içimden vurdu. Yücel'in imzasıyla şunları diyordu :

Yıkılmıştım... Eşim de uyanmıştı. Bu kadar üzüntü duyduğum azdır. Ben oradan nasıl ayrılabilirdim? Canlı, cansız herşeye bütün varlığımla bağlanmıştım.

O güne kadar çocuklarla, eğitmen adaylarıyla, her biri ayrı birer değer olan arkadaşlarımla binbir güçlükleri yenerek varlıklar yaratmıştık, işlikler ilkel durumdan kurtulmuş, bulunabilen bütün araçlarla donatılmıştı. Hepsi kendi alanlarında üretim yapıyorlardı.

Verimsiz kumlu topraklar gübrelenmiş, yerleşme güçlüğümüz azalmış, Karadeniz'le savaşın ilk raundu kazanılmıştı. İlk zamanlarda çıkarcı aracılarla arası açık olan Enstitü, köylülerle çoktan bağdaşmış, aracılar da bu Kurumu sömüremiyeceklerini iyice anlamışlar, durumu kavramışlar ve gidişe kendilerini uydurmuşlardı.

İlerisi için planlarımız vardı ve bunların hiçbiri hayale dayanmıyordu. Bir buçuk yıl sonra ilk aldığımız 50 çocuk geldiği günlerden çok farklı bir savaş gücü ve kendilerine güvenle köylerinde işe başlayacaklardı.

Onları köylerine kendimiz yerleştirecektik ve her zaman da beraber olacaktık. Asıl amaç köyleri, köylülerle beraber Enstitüdeki düzene sokmaktı. Bu savaşın da burada, içinde bulunmak istiyordum. Çocuklarla da bunu tekrar tekrar konuşmuş, planlar kurmuştuk. Sonuç olarak, ben buradan ayrılamazdım ve ayrılmamalıydım.

İklimin fazla rutubetli olması nedeniyle astımı tazelenmiş olan, hattâ bazan 5-10 dakikada bir iğne ile kendisine gelebilen eşim, her kararda olduğu gibi beni bu işte de serbest bırakıyordu.

Oraya nasıl bağlı olduğumu biliyordu. Oysa ona Ankara'nın havasının yarayacağını da kestiriyorduk. Beraberce bir karara vardık. Müdürlükten ayrılarak, burada son sınıfı mezun edip köylerine yerleştirinceye kadar öğretmen olarak kalacaktım.

Ertesi gün, bu anlamda bir dilekçeye bir de mektup ekleyerek Tonguç'a gönderdim. Eğitim Başılıktan Müdür olarak gelen Osman Ülkümen'e bir çivisine kadar Enstitüyü belgelendirerek devretmeye kararlıydım.

Arkadaşlar ve hele çocuklar ayrılacağımı duyunca, ben de çok az görebildikleri duygusallığın, bir zaaf haline dönüşmesini güç önleyebildim. Kararıma sevindiler. Kalmayı başaramazsam benimle beraber ayrılmayı isteyen arkadaşlar da vardı.

O güne kadar bütün atanmalarda benim hiç fikrim alınmamıştı. Ama bu konu, diğer ödevlere benzemiyordu. Ben oranın bir parçası haline gelmiştim. Orası bensiz olabilirdi ama ben kopup ayrılamazdım.

Daha iki ay önce Ankara'daydım. Tonguç'un böyle bir niyeti bana açması gerekirdi. Beşikdüzü'ne nasıl bağlı olduğumu da biliyordu. Onun her dediğini yapmaya hazırdım ama o da bu konuda anlayış göstermeliydi. Bu, işin de bir gereğiydi.

Ülkümen geldi. Ankara'dan bana cevap gelmedi. Ağırdan alarak devir işlemlerini en ince ayrıntısına kadar yaptık. 15 gün geçtiği halde cevap çıkmadı. Gidip işi Ankara'da çözümlemeğe karar verdim. Şeref Tarlan da beraber gelmek istedi. Ben Beşikdüzü'nden ayrılırsam, o da ayrılmak isteyenlerdendi.

Beşikdüzü'nde Öğretmen olarak kalmak dileğim kabul edilse bile müdürlükten ve buradaki görevimden kesinlikle ayrılmış bulunuyordum. Bunun için bir ayrılış töreni düzenlendi.

Halkın da katıldığı bu akşam toplantısında olağanüstü ve duygusal bir hava vardı. Halk türkülerini hep beraber söyledik, halk oyunlarını daha bir başka coşku ile oynadık, karşılıklı konuşmalar yapıldı.

Duygusal görünmemeye çalışarak çocukların, arkadaşlarımın başarılarını ve bundan sonra başaracakları işleri anlattım. Nerede olursam olayım sürekli olarak kendileriyle beraber olacağımı söyledim.

(Bugüne kadar, onlarla, enstitülerle, bu örgütü kuranların tümüyle, bu kurumların dayandığı temel fikir ve eylem biçimiyle savaş verenlerle beraber oldum ölünceye kadar da bu böyle olacak. Bu kitapçık bile bunun için yazıldı.)

O gece çocuklar ayrılışımla ilgili kendi yazdıkları şiirleri de okudular. Bunlardan, elimde kalan, yalnız birini buraya almayı diledim :

NEREYE?
Köyden koşup gelince, sizi gören gözümüz

Bugün döktüğü yaşla benziyor bir dereye.

Sizinle böyle miydi bizim kesin sözümüz?

Bizi garip bırakıp gidişiniz nereye?

Hedef köyün yoluydu, çalışırdık başbaşa,

Nasıl bağlanmış ise bir duvarda taştaşa.

Ayrılmazdık yine biz girsek bile savaşa

Savaş birşey görmeden gidişiniz nereye?

Artık gitmeniz kesin, çare bulamayız biz.

Eğer yolu olsaydı, hemen bulurdunuz siz

Şimdi şunu diyoruz bir ağızdan hepimiz:

Bizi ağlar bırakıp gidişiniz nereye?
Cesarettin Ateş

Tonguç beni hiçbir şey olmamış, dilekçemden ve mektuptan haberli değilmiş gibi karşıladı. Hasanoğlan' daki işlerden söz açtı. Düşüncelerini açıkladı. Ben de kararımı kesinlikle söyledim ve direttim.

Yücel'e de aynı direnci gösterdim. Ama söktüremedim. Genel Müdür ve Bakan pozisyonunda konuşmalar («emir emirdir» fa lan gibi), her şeyi göze alabilirdim. Ama ikisi de hocalarımdı ve Öyle konuşuyorlardı. Bana güvenmişlerdi, güveniyorlardı.

Aslında bu yeni görev terfi sayılabilecek bir güven belirtisiydi. Buradaki savaş çok yönlü bir savaştı. Hasanoğlan, enstitülerin beyni olmaya hazırlanıyordu.

Burada uygulananlar ve alınan iyi sonuçlar, yeni atılımlar Önce enstitülere oralardan da köylere girecekti. Yönetmeliği hazırlanmıştı, 1943-1944 ders yılında kurs 'Yüksek Köy Enstitüsü' ne dönüşecekti.

Hasanoğlan Köy Enstitüsünün içimle ısınamadığım türlüyanları da vardı. Orada çalışanların bazıları göstermelik davranışlar ve içten pazarlıklı bir tutum için de görünüyorlardı. Kendi aralarında başka türlü olanlar, Tonguç'un yanında adetâ karekter değiştiriyorlardı.

Kendisinden küçüklere başka, üstlerine bambaşka bir davranış ve tutum içinde olanlar vardı. Birbirlerine karşı olanlar yüzyüze gelince can ciğer görünüyorlar. Oranın kayınvaldeleri ve sırasıyla görümceleri vardı. Karışanı, görüşeni, geleni, gideni pek çoktu.

İşi de çoktu. Bundan gelen bir dağınıklık içindeydi. İlk kuruluşundan beri tarafsız bir gözle izlediğim ve gördüğüm bu durumlar karşısında burada müdürlük yapanlara içimden hep acımıştım.

Biz Beşikdüzü'nde bütün arkadaşlarla, çocuklarla, danışıp tartışmadan ve ortak bir karara varmadan hiçbir işe girişmiyorduk. Başarımızın en önemli nedeni de buydu. Oysa burada bazan kendi başına buyruk kararlar alıp, uygulamalar yapanlar görülüyordu. Benim gibi geçici bir misafirin bile gözüne çarpacak olaylar oluyordu.

Hasanoğlan'a bir gelişimde, Müdür Mustafa Lütfü' nün, hiç haberi olmadan yapılan bir iş karşısında toleransla, bunun nereden çıktığını sorması üzerine, ilgili baş'tan «Tonguç emretti, sizi de bulup haber veremedim» cevabını alması beni çok şaşırtmıştı.

Bizim iş anlayışımız, tıpkı Tonguç gibi, ilgililerin toplu kararından sonra, o işin asıl yetkilisinin uygulamayı kendi inisiyatifine göre başarması biçimindeydi. Müdüre bu cevabı veren ilgili konuyu Tonguç'a kim bilir nasıl, belki de ortak bir karar alındığı biçiminde anlatmış ve onun da fikrini almıştı.

Bu davranışın altında iki gerçek yatıyordu : Birisi, Genel Müdüre yaranmak, ikincisi Enstitüde Müdür'den değil doğrudan doğruya Genel Müdür'den emir alan bir kişi pozisyonunda görünmek hevesi.

Bütün bunların üstünde en olumlu gerçek Hasanoğlan Köy Enstitüsünün yurt çapındaki büyük bir taban atılımının merkezi ve Tonguç'un havası içinde, onun ilkelerinin en yakın bir uygulama yeri olmasıydı.

İşin en doyurucu yönü buydu. Ayrıca Yüksek Köy Enstitüsü öğrencilerini de çok olgun bulmuş, beğenmiş ve sevmiş tim. Sonradan Önceki gelişimdeki konuşmalar üzerine Tonguç'la yaptıkları değerlendirmelerde sohbetimin olumlu etkilerinden söz açtıklarını ve beni övdüklerini öğrenmiştim.

Tonguç, bu kurumların asıl sahiplerinin öğrenciler olduğunu düşünür gerçek tabanın değerlendirmelerini daima, ön planda tutardı. Hasanoğlan'a alınmamda bu değerlendirmelerin etkisi olduğunu da öğrenmiştim.

Direnmelerimin sonunda Tonguç bana :

— Hasanoğlan'a git, bir hafta işe başlamadan kal, bir gözlemci gibi durumu incele, gel görüşelim, dedi.

Bir hafta bir gözlemci olarak, fakat Tonguç'tan emir alan bir gözlemci olarak, alıcı gözle durumu incelemek zorunda kaldım. Gördüğüm noksanlıkları da saptayarak Tonguç'la konuştum.

— Bunlar içinden bize düşenlerin hepsini yapacağım.10 Temmuz Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün kuruluş günüdür. Bugün 8 Temmuz, yarın gece Enstitüye beraber gideriz. Ve tam 10 Temmuz'da işe başlarsın, o günkü törende de beraber bulunuruz, dedi.

Öyle yaptık. Bir daha Beşikdüzü'ne gidemedim. Aile mi Beşikdüzü'ndeki arkadaşlar Ankara'ya yolcu ettiler. Onlar geldiği zaman ben, Karaşar Ormanlarında 1941 devriklerini, Orman Mühendisi Hasan'la damgala makla uğraşıyordum. Ancak 15 gün sonra Hasanoğlan'a dönebildim.

Çifteler'deki Baskın Olayı

Hasanoğlan'a gelmemekte direndiğim sürece Ferit Oğuz Bayır bana karşı, yapısı gereği, bir hayli sert çıkışlar yapmıştı.

Beni bu işe içtenlikle bağlamaya çalışıyor du. Müdürlüğüm konusunda kendi aralarında yapılan tartışmaları ayrıntılarıyla anlattı.

Enstitünün önemli yönlerini açıkladı. Onca da Hasanoğlan gerçekten bir dağınıklık içindeydi. Derlenip toplanması gerekiyordu. Benim bunu başaracağıma güveniyorlardı.

— Arkadaş, ben seni tanır mıyım? İş içinde tanıyabildiğim kadar tanıdım, raporlarından tanıdım, Beşikdüzü'ndeki başarılardan tanıdım! Bu senin direnmen işten kaçmaktır. Tabiî rahatın bozulacak, ama, bundan kurtulamazsın. Asıl savaşlar ileride, biçiminde sert, dobra dobra, içinden geldiği gibi konuşuyor, beni yola getir meye çalışıyordu. Bu arada :

— Galiba Çifteler'deki olaya karışanların Yüksek Köy Enstitüsü sınavını kazanarak Hasanoğlan'a geleceklerini de düşünüp, korkuyorsun da dedi.

Böyle bir olaydan hiç haberim yoktu. Sordum. Beni korkutmamaya dikkat ederek anlattı:

Vali, Emniyet Müdürü ve diğer ilgililer, haber vermeden, Çifteler Köy Enstitüsüne gelerek bir arama-tarama yapacaklarını müdüre söylerler.

Müdür Rauf İnan'dır. Arama-tarama yapılır. Dersliklere girilerek çocukların elleri yukarı kaldırtılır, üstleri başlan sivil polisler tarafından iyice aranır. Hâtıra defterlerine kadar alınıp toplanır ve sekiz çocuk, incelemeler sonucu savcılıkça ilk sorguları yaptırıldıktan sonra komünistlikten sanık olarak ağır ceza mahkemesine verilir.

Emin Türk Eliçin'in genç bayan arkadaşı bir süre önce Enstitüye dokumacı usta öğreticisi olarak alınmıştır. Emniyetin asıl kuşkusunun buradan geldiği sezilmektedir. Emin Türk Eliçin komünist tanınan bir kişidir.

Onun yakını olan bir bayanın bu Enstitüde çalışması bizim Emniyet'in kafasına uyacak işlerden değildir. Asiye Hanım, sol kitaplar okumakta ve isteyen çocuklara bunları vermektedir. Bütün bunlar saptanır ve Asiye Hanım tutuklu olarak mahkemeye verilir. Çocuklar tutuklanmamıştır. Yüksek Köy Enstitüsü sınavlarına girerler ve kazanarak Yüksek Köy Enstitüsü öğrencisi olurlar.

Ferit Oğuzbayır'ın bana anlattığı olay kısaca buydu. Şimdi ben, bu komünist sanığı öğrencilerin bulunduğu bir kuruma gelirsem başıma bunlar yüzünden işler geleceğini düşünerek bu yeni ödevi kabul etmemek istiyordum.

Oysa bu konuda en küçük bir haber dahi işitmemiştim. Ferit Oğuzbayır'ın böyle, kendi kendisi ne düşünüp, yorumlar yaparak değerlendirmeleri oluyordu. Sonraları onun yapısını daha iyi anlayacaktım.

Bu tutumu genel olarak iyiydi. Ama, karşısındakini hiç düşünmemesi, bu gibi davranışların başkası üzerinde ne etkiler yapacağını hesaba katmaması onu anlamayanları çok kırıyor ve kendisini sevimsiz bir insan durumuna getiriyordu.

Aslında Ferit Oğuzbayır, Mansur Tekin' in bana İstanbul'da anlattığından da üstün bilinçli ve fikirleriyle eylemim tam olarak birleştirebilen bir kişiydi. Ferit'in bu çıkışlarının, Hasanoğlan Müdürlüğünü kabulümde etkisi olduğunu söylemeliyim.

9 Temmuz 1943 günü akşamı Tonguç'la beraber Hasanoğlan'a gittik. Ertesi gün kuruluş yıldönümü törenlerinde beraber bulunduk. O gün işe başladım.

Yaşamımda yeni bir dönemdi bu. Bu dönemin ilginçolaylarını, gözlem, uygulama ve izlenimlerini, ikinci ciltte anlatmaya çalışacağım.

Hürrem Arman _ Piramidin Tabanı Kitabından

Fotoğraf: Hürrem Arman ve eşi

D: AkifTanrıkulu

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13