Öğretmen Sınıfa Sürekli Geç Gelen Öğrenciyi Cezalandırıyor Ama, Öğrenci Geç Kalmaya Devam Ediyor

Öğretmen sınıfa sürekli geç kalan öğrenciyi eline cetvelle vurarak cezalandırıyor ama öğrenci geç kalmaya ve öğretmen cezalandırmaya devam ediyor. Bir gün tesadüfen öğretmen görüyor ki bu çocuk engelli dedesini tekerlekli sandalyesiyle iterek bakımevine götürüp bıraktıktan sonra koşarak okula geliyor, ama bakımevinin açılış saati ve okula mesafesinden kaçınılmaz olarak sınıfa kısa bir süre geç kalıyor. Bunu anlayınca öğretmen kendinden utanıyor. Çocuk yine hüzünle ve utanarak öğretmenin cetvelle eline vurması için kafası önünde elini uzatıyor. Öğretmen eğilip uzatılan o eli öpüyor, özür diliyor. Ve bu arada arka zeminde bütün video boyunca Ender Balkır’ın sesinden Nesimi’nin Ruhumda Sızı türküsünü dinliyoruz. (Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur/Bedenimde değil ruhumda sızı/Görünmez bir yara acısı çoktur/ Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy/Ruhumda sızı.) Bu videoyu her dinleyişimde ağlarım; ama ağlamama içten içe gülerim. Beni ağlatmanın formüllerini keşfetmiş birinin beni ne kadar kolaylıkla istismar edebileceğini kendime hatırlatırım.
Aklı başında birinin şu soruyu sorması gerekir diye düşünüyorum: Çocuğu dövmeden önce bu öğretmen çocukla yalnız konuşsa ve “evladım sürekli geç kalıyorsun, anlat bakayım, nedir durumun?” dese bütün bu acı senaryo gelişmeyecek. Neden bu toplumun anne babaları, öğretmenleri, yöneticileri olarak çoğunlukla davranışa bakıp hemen ödül ceza sistemine başvuruyoruz? Neden nasihat eden, yargılayan, korkutan otorite tavrında ısrar ederek gelişimi için onu dinleyen, sohbet eden rehber rolünü alamıyoruz? Neden bir başka ailede, sınıfta, toplumda çocuk “küçük insan” yerine konurken biz de konmuyor? Üzerinde düşünmeye değer bir konu olarak görüyorum. 

Alıntı:Doğan Cüceloğlu

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13