HAYATTAKİ EN BÜYÜK ŞANS KÜÇÜKKEN İYİ BİR ÖĞRETMENE RASTLAMAKMIŞ!

Öğrenen - Öğreten Y.K. Öğretmen’den Mektup.

***
Öğretmenlik mesleğinin hayatımda çok özel bir yeri vardı. Çocukluğumda hayallerimi ve oyunlarımı süsleyen şey gelecekte yapacağım mesleğimdi. Bu mesleğin benim için bu kadar önem arz etmesinin başka bir sebebi de, çocukluğumda pek iyi bir öğretmenle karşılaşmamış olmaktı.

1995 yılının Kasım ayı. Annem karnı burnunda doğumun son ayında tarlada zeytin çırpıp, toplamaktaymış. Arada sancılandığını hissetse de işini yapmaya devam etmiş. Biraz sonra hava kararmaya başlayınca çadırları toplamaya başlamışlar ve toparlanma işi bitince römorka atlayıp evin yolunu tutmuşlar. Tüm yol boyunca sancılanmaya devam eden annem römorktan inip eve doğru yürümeye başlamış. Evin içine girer girmez doğumun başladığını anlamış ve hemen yere uzanmış. Etrafındakilerden yardım istemeye koyulmuş, lakin ebe köyün diğer ucunda olunca, ebe yetişene kadar kendi kendine doğumu yapmış. Farkında olmadan doğum sırasında kalça çıkıklığım olmuş ve tabii durumu hiç kimse fark edememiş. Sanırım 1.5 yaşlarına kadar gelmeme rağmen yürüyememişim. En fazla yapabildiğim şey bir yerden destek alıp ayakta durabilmek olmuş.

Gel zaman git zaman evde ki iş güçten kimse durumun vahimliğini fark edememiş. Ben de kendi çapımda büyüyüp gitmişim. Sanırım 2 - 2.5 yaşlarında bir gün merdivenlerden düşmüşüm. O gün beni doktora götürmüşler ve doktor beni muayene ederken kalça çıkıklığımı fark etmiş. "Bu çocuk yürüyebiliyor mu?" diye sormuş. Ailem, "destek aldığı bir yerde ayakta durabildiğimi söylemiş." Peki bu durumun normal olmadığı hiç mi dikkatinizi çekmedi diye sormadan edememiş ve biraz da onlara kızmış.

Doktor, burada hiçbir şey yapamayacağını ve artık benim yürümemin neredeyse imkansız olduğunu söyleyerek ailemi Ankara'da Numune hastanesinde bir doktora yönlendirmiş. Apar topar hemen Ankara yollarına düşmüşler ve yetişir yetişmez beni ameliyata almışlar. Hayal meyal en son belimden ayak bileklerime kadar alçılı olduğumu hatırlıyorum. Doktor elimizden geleni yaptık bu saatten sonra yürümesi çok zor, durumun fark edilememesi ve bu yaşa kadar tedavi sürecinin başlamaması onun için kötü oldu, demiş. Bir ihtimal yürüyebilir, deyip bizi eve göndermişler. Uzun bir süre alçılı kalmışım. Annem bu süreç içerisinde onu çok yorduğumu söyler.

Aradan birkaç ay geçti ve "ya hayata koşar adımlarla devam edeceğim ya da oturduğum yerden hayatı izlemeye devam edeceğimi" öğrenmek üzere Ankara'ya doğru yola koyulmuşuz. Hastaneye varmışız ve alçıyı sökmek için bizi içeri almışlar. Alçı sökülmüş filmler çekilmiş ve doktor durumumun çok iyi olduğunu bu kadar iyi olmasına kendisinin çok şaşırdığını söylemiş. Yani bir mucize, ben yürüyecekmişim.

Tabii bu sürede 4 ayda bir Ankara'ya fizik tedaviye gelip gidecekmişiz. Ve hiç unutmadığım kırmızı, demirli ayakkabılarım, onları lise dönemlerime kadar sakladığımı hatırlıyorum. O gün onlarla tanışmıştım. Yürümeyi onlarla öğrenmiştim, tabii buna yürümek denirse. Hayal meyal hatırlarım tıpkı bir ördek gibi bir sağa bir sola sallanırdım. Herhalde 3.5 yaşlarına gelmiştim. Ve 1 yaşındaki çocuğun ilk yürüyüşü gibi sağa sola sallana sallana düşe kalka yürümüşüm.

Ailemizde ki hiçbir kadın okumamış hatta okuma yazmayı dahi bilmezmiş. Çünkü köylerde kızlar biraz serpilip büyüdü mü artık okula gönderilmezmiş. Babam da bunun korkusuyla, en azından bir ilk okul diploması olsun, okuma yazma bilsin diyerek 4.5 yaşında beni okulun müdürünü zorla ikna ederek okula yazdırmış. Halbuki ben, bırakın okula gidip okuma yazma öğrenmeyi, yürümeyi, oyun oynamayı bilmeyen bir çocuktum. Bu yıllardaki hallerimi hiç unutamıyorum. Hayatımın en zorlu ve kötü yıllarıydı. Herkes büyüdükçe çocukluğunu özler ya, ben hiç özlemiyorum.

Sınıfımda benden 2 hatta 3 yaş büyük arkadaşlarımla bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Alfabe, sayılar, şarkılar… Çalışıyorum dediğime bakmayın sadece ağlıyormuşum. Öğretmenim benim bu hallerimden bıkmıştı. Sanırım uğraşmakta istemiyordu. Tabii o da kendince haklıydı; sınıfta o kadar başarılı öğrenci dururken benle uğraşması belki de onun için zaman kaybıydı.

Okuldan nefret ediyordum, okula gitmek benim için Çin işkencesinden beter olsa gerek. Okulla ilgili gördüğüm kabuslarımı bile unutmadım hala. Ama her ne kadar nefret etsem de okula gitmekten başka çarem yoktu. Arkadaşlarım teneffüste oyun oynarken ben onları izlemekle yetinirdim, çünkü hiç kimse güçsüz birini takımına almak istemezdi. Bir gün beni ortalarına alıp etrafımda el çırparak sakat, diye dalga geçtiklerini hatırlarım... Keşke hatırlamaz olaydım. O teneffüs bitiminde sınıfa hıçkıra hıçkıra ağlayarak döndüğümü hatırlıyorum. Durumu öğretmenime izah etmek için yanına gittim. Öğretmenim yine neden ağlıyorsun gibi bir şeyler sormuştu sanırım, arkadaşlarımın benle dalga geçtiklerini söyledim. Öğretmenimiz kim başlattı bunu diye sordu, ben de S…. adlı arkadaşım dedim. Siz de bilirsiniz ki okulda herkesin bir lakabı vardır. Öğretmenim S…. arkadaşımın lakabını sormuştu ben de tavşan demiştim. Tamam sen de ona tavşan de o zaman diyerek olayı böyle çözmüştü. S…. arkadaşıma bütün sınıf gülmüştü, o da bütün ders hıçkırarak ağlamıştı.

İşte o gün eve gittiğim de büyüyünce öğretmen olmaya karar vermiştim. Hiçbir çocuğun üzülmeyeceği, her çocuğun okula koşarak, değil uçarak gelip gideceği bir okulun öğretmeni… Ve büyüdükçe şunu öğrendim gerçekten hayatta ki en büyük şans küçükken iyi bir öğretmene rastlamakmış.

Yıl 2016 öğretmenlikte 3. yılımdı. Görev yapacağım okul merkeze biraz uzak olduğundan kayda az öğrenci gelmişti. Bu sebeple benim alan taramasına çıkmam gerekiyordu. Alan taramasına çıktım ve ilk olarak okulun hemen karşısındaki evin kapısını çaldım. Annesi önce çocuğunun 4 yaşında olduğu için göndermek istemediğini söyledi, ben de karşılığında öğrenciye ihtiyacımız olduğunu.

Dakikalarca dil döktüm, okulun onun için nasıl faydalı olacağını anlattım ama nafile kadın Nuh diyor peygamber demiyordu. En son baktı ben vazgeçmeyeceğim bak hoca hanım benim oğlum çok zor bir çocuk tüm mahalle ondan şikayetçi, yoldaki taş yerinden oynasa, bunu yapanın Ö…. olduğunu söylerler. Seni çok yorar sen de her gün bana şikayetle gelirsin, yeterince derdim var zaten, bırak gitmeyiversin, göndermeyeceğim dedi.

Ben de durumun böyle olduğunu öğrenince ne yapıp edip o çocuğun öğretmeni olmalıyım onu bu dışlanmış ve etiketlenmiş durumdan kurtarmalıyım dedim kendi kendime. Sonra ne mi yaptım annesinin izin vermemesine rağmen çocuğu kucaklayıp okula götürdüm. Tabii Ö…. beni bir güzel hırpaladı, ısırdı, sınıfı dağıttı, bulduğu her şeyi yere saçtı, kağıtları yırttı… Sonra kafasını kaldırıp bana baktı ve dışarıda herkesin ona yaptığını yapmamı bekledi. Ya bağırıp kızacağım ya da döveceğim.. Ben de yanına yaklaştım ve iyi misin diyerek ona sarıldım. Hoşuna gitmiş olmalı ki o da bana sarıldı. Her gün bu durumları yaşıyorduk. Hele ki sınıf mevcudu artınca, daha çok sorun yaşamaya başladık. Arkadaşlarının oyunlarını bozması mı dersiniz, resimlerini karalaması mı, yemeklerini izinsiz yemesi mi, onlara vurması, zarar vermesi… Sınıftaki diğer çocuklar okula gelmek istemediklerini dile getirmeye başladılar.

Acaba annesini dinlemeyerek hata mı ettim diye düşünmeye başlamıştım. Sonra çocukluğum aklıma geldi ben de güçsüz olduğumdan dışlanmış biriydim, nasıl bir duygu olduğunu iliklerime kadar unutmadım. Bu çocuğun, çocukluğunu dışlanmış bir şekilde geçirmesini istemiyorsan, sabır ve sevgiyle bu işi çözeceksin, dedim kendi kendime.

Sınıfta en çok Ö… gözlemliyordum. Tam kargaşa çıkaracağını fark ettiğim an hemen dikkatini başka yöne çekiyordum. Sınıfın dışında işim olduğu vakit fotokopi evrak işi gibi, bana yardımcı olması için onu yanımda götürüyordum. Sınıfta diğer arkadaşlarından daha çok görev vermeye çalışıyordum. Sınıftakilerin Ö… akıllarında olumsuz bir şekilde kalmaması ve onu da sevip aralarına almaları için sarılma saatleri yaptım. Görmeniz lazım arkadaşlarına öldürürcesine sarılıyordu. Yavaş yavaş okula ve kurallarına uymaya başlamıştı. Sınıfta boyama saatlerinde çocuklara klasik müzik açmayı severdim. Bir gün ben masamda iş yaparken Ö…. yanıma geldi ve ‘’öğretmenim neden müziği kapattın, ben çok sevdim bir daha açar mısın?” demişti. Klasik müziğin onu dinlendirdiğini ve sakinleştirdiğini öğrendim. Sonra sınıfta herkese evden getirdiği bir bitkiyi diktirdim. Sulama ve tüm bakım işleri onlardaydı. Ö…. Bitkisine ne kadar güzel baktığını, ilgilendiğini keşfettim.

Derken Ö… ile ilgi bir çok şey öğrendim. Ve artık onun nelerden hoşlandığını nelerden hoşlanmadığını biliyordum. Aynı şekilde annesine anlatıyor onunda böyle davranmasını istiyordum. O da beni kırmayarak oğlu için her şeyi yapıyordu.

1. dönem bitmişti ve ara tatile girmiştik, zaman su gibi akıp geçmiş, okullar yeniden açılmıştı. Mahallede beni görenler Ö… ne yaptığımı onun nasıl böyle akıllandığını sormaya başladılar. Hatta tatilde gittiği yerde Ö…. çok değiştiğini söylemişler. Annesi sevinçle gelip bana olanı biteni anlatmıştı. 2. dönemi de bu şekilde geçirmiş ve Ö…. ilgili güzel sonuçlar almaya devam etmiştik. Dönemin sonunda yıl sonu sergisi yapmıştık. Sergide Ö…. annesi yanıma gelerek:” Hoca hanım sergiyi gezdim ellerinize sağlık çok güzel şeyler çıkartmışsınız, benim oğlumun da böyle şeyler yapacağını hayal bile edemezdim. Sen oğlumu adam ettin. Senden çok şey öğrendi. Allah razı olsun,” demişti. Ben de: “Onlar zaten adamdı, mesele bizim onu görmek isteyip, istemememizdi; ben de ondan çok şey öğrendim,” dedim.

O gün öğretmen olmakla ne kadar önemli ve doğru bir karar verdiğimi bir kez daha idrak etmiştim. Aslında bizim onlara bir şeyler öğretmemizden ziyade ben çocukların bize daha çok şey öğrettiği inancındayım.

Lütfen çocukları iyi gözlemleyelim; onlardan çok şey öğreneceğimize inanıyorum. Son olarak sınıfınızda nerede sessiz, içine kapanık, bizim bakış açımızla başarısız ya da yaramaz diye etiketlediğimiz bir çocuk varsa lütfen en çok ona kucak açalım, en çok ona sarılalım. Çünkü gerçekten bize ihtiyacı vardır. Unutmayın sevgi ve sabır en keskin ilaçtır ve bütün kötülükleri ortadan kaldıracaktır. 
Y.K., Okul Öncesi Öğretmeni

***
Kendi yaşamında görmüş, yaşamış ve şimdi o öğretmen olarak yaşıyor ve yaşatıyor: “sevgi ve sabır en keskin ilaçtır ve bütün kötülükleri ortadan kaldıracaktır.” Y.K. öğretmenim ne bir güzel insansın, ne güzel bir öğretmensin. İyi ki varsın ve iyi ki seni tanıma imkanı verdin.

Selam ve sevgilerimle

NOT: Öğretmenlik deneyim ve anılarını benimle paylaşmak isteyen öğretmenler aşağıdaki adrese yazabilirler:
ilkyil@dogancuceloglu.net

Doğan Cüceloğlu Facebook Sayfasından Alıntıdır

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol