VAKUMLANMIŞ PEDAGOJİ

Yaşam örgüsü içerisinde nefes alan her birey, hayata dair tüm döngülere karşıda kendini hazırlamak zorundadır. Bu minvalde oluşturulan tüm eğitim formasyonları, aslında komprime bir varlık olan bireyi, yaşamında karşılaşacağı tüm gerçekliklere mukavemet edecek refleksler geliştirmeye zorlamalıdır. Selülozdan beslenen bir öğrenci üzerinde öğretmeninin kalıcı izlerini bulamazsınız.

Böyle bir öğrencinin birey sorumluluğunu üstlenmesi de düşünülemez. Tamamen çıkar ilişkisinden beslenen öğrenci -öğretmen ilişkisinden yapabileceğimiz çıkarımlar kesinlikle uzun soluklu değildir ve ayrıca bu tarz pragmatik ilişkiler sorun potansiyeli oluşturmaktadır. Bunun somut örneklerini her gün ülkemizin eğitim kurumlarında görmek duymak mümkündür. Aslında tamda bu düzeyde sorulması gereken ve cevaplandırılması beklenen bazı soruları es geçmemek gerektiğini düşünüyorum.

Vakumlanmış bir pedagoji üzerine yatırımlar yapmak gerçekten tek doğru mudur? Düşünmeden çok ezberci bir anlayışa zorladığımız çocuklarımız bu şekilde yetiştiklerinde hayatın hangi alanında karşılaşacakları hangi problem-ler ile çözüm üretebileceklerdir. Zorunlu eğitim kapsamında birinci sınıftan on ikinci sınıfa kadar çerçevelemeye çalıştığımız çocuklarımıza gerçekten bu ısrarcı politikalarla iyilik mi yada bilmeden kötülük mü ediyoruz.? Zorunluda ısrar ederken sorunları daha da çoğaltmış olduğumuzu anlamak için nasıl anlaşılır bir denklem kurmamız gerekiyor?

Eğer mutlu ve huzurlu bir toplum oluşturulmak isteniliyorsa ki devletin en önemli önceliklerinden ve ödevlerinden biride budur, o zaman eğitimde  oluşturulacak temel stratejilerin bu minvalde oluşturulup eğitimcilerin önüne çözünürlüğü yüksek bir projeksiyon konulmalıdır. Eğitimciler artık eğitim de sürekli papatya falı bakılmasından gerçekten yorulmuş durumdalar. Hangi reformist politikalar ortaya konulursa konulsun taban formasyonunda alanda çalışan paydaşlarla mutabakata varılmamış politikaları uygulama ve sonuç alma şansınız yoktur. Kendi insanını yetiştiremeyen ve bunu hedeflemeyen hiçbir eğitim formasyonu etken olamaz. Sürekli edilgenliğe mahkumdur .Bu ruhtan uzak yapılan tüm yatırımlar yapılmış olmanın ötesinde bir değere sahip olmayacaktır. Madde ile mana arasında temel entegrasyonu gerçekleştiremeyen bireylerden toplumsal bir transformasyon bekleyemezsiniz. Kendi medeniyet değerlerini merkeze alan öğretmen ve öğrenciler eğer bu ilkimi eğitim sisteminde soluyamazlar ise yapay ve sanal hayranlıklarla öğrencilerimizi oksijensiz bırakmış oluruz.

Sizin yüzlerce Mimarlık Fakülteleriniz olabilir ama bir Mimar Sinan yetiştirmekten aciz kalırsınız. Ezber kültürü ile Mimar Sinan’ın yapmış olduğu birbirinden muhteşem şaheserlerini öğrencilerinize verebilirsiniz ama Mimar Sinan’ın vizyonunu ve mesleki ufkunu veremezsiniz. Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Camii’nin 1990′lı yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı TV’de şöyle anlatmıştı: Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık.

Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık. Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu: “Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz.

Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.” Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşaasını anlatıyordu. Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. 
Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarı erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur. Eğer bu bakış açısını ve bu sorumluluk duygusunu kazandıramadığınız mimarlarınızın kemiyeti hiçbir keyfiyet arz etmez. Bu diğer mesleklerde de yakalanması gereken bir ruhtur. Eğitim verdiğimiz öğrencilerimize değer yüklemesini medeniyetimizin öncü şahsiyetleri üzerinden yapabilirsek bir anlamı olacaktır. Bu potansiyel bizde var ama bu potansiyeli harekete geçirecek mekanizmalara bunu kodlamamız gerekiyor. Bu kodlamayı yapacak olanların da kendi değerleriyle barışık kendi değerlerine şaşı bakmaması gerekiyor. Bunun da sağlanmasının ön koşulu kendi insanını yetiştirmekten geçer. Aksi takdirde oluşturulan formasyonların talimatla hayata geçirilmesini beklemek beyhude bir bekleyiştir.

Selam ve dua ile @musakartal41

banner47

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
HARUN HATİPOĞLU 3 ay önce

MUSA HOCAM ANLATTIĞINIZ CÜMLELERDE DERİNLİK VAR. COK DERSLER VAR. EMEĞİNİZE TESEKKÜRLER..

banner14