BİZİM ÖĞRETMEN DERS ANLATMIYOR    

     Veli toplantısı yapmıştım. O gün sınıf dolmuştu. Velilerin ilgileri sevindiriciydi. Genelde analar gelmişlerdi.
     Önce sınıfımın genel başarı durumunu verdim. Öğrencilerimi, velilerimi uyarıcı öneriler sundum. Sonra velilere sözü bıraktım.
     Rahat, kendini iyi anlatan bir velim, söze başlar başlamaz:
     "Öğretmenim, çocuklarımız, sizi çok seviyorlar da..." 
     Tabii insanın hoşuna gidiyor sevilmek, ama cümlenin devamı... 
     "Ders anlatma yerine, çocukluğunuzu, kaynananızı falan anlatmanızdan yakınıyorlar." 
     Sınıfta gülüşmeler olmuştu. Orta yaşlarda bir kadın velinin yorumu, hâlâ çınlar kulağımda:
     "Herhâlde hocamız yaşlandıkça..." 
     Veliler, öğrenciler haklıydılar. Müfredat (eğitim/öğretim) programına uyardım ben. Öğrenciyi derse katmayı önemserdim. Birlikte yapma heyecanı yaratmak için gürültüye katlanırdım çoğu kez. Öğrenmeyi öğretmektir hedeflenen. Zordu tabii. Karşılıklı anlayış gerekirdi. 
     Ders kitabını küçümseyip bir tarafa bırakmadık. Yanlışları düzelterek, eksikleri tamamlayarak yapardık işimizi. Üniversiteye öğrenci yetiştirmenin havalı pozuna soyunmuyordum yüksek yerlerde yetiştiğim hâlde. İşin kolayına kaçmıyordum. Suyun akışıyla götürüyordum çocukları. Kestirmeden doldurup boşaltmıyordum deniz kıyısına âdeta onları. 
     Bazı okullarda, ders kitaplarını bıraktırıp özel ve güzel derslerle, kitaplarla, çocukları üniversitelere uçuracak öğretmen modelleri öne çıkmışmış. Çocukların gözleri ve nazları onların reklamlarındaymış. Türk çocukları, Türk gençleri, devlet okuluna, resmi öğretmene güvensiz bıraktırılıyormuş. Üstelik buna bazı öğretmenler de katkı sunarlarmış. Reklamlar işe yarıyordu. Bizi kağnı gibi görüyorlardı. Onlar uçak yolculuğuna yaraşırlarmış. Pilot peşindeymiş uçuşa hazırlananlar. 
     Bizim çocuklar, doldurmuşlar velileri. Tabii başka sınıfların velileri de çocuklarının genç öğretmeninin ders anlatışlarını ballandırmışlardır. Sanki o gençleri biz yetiştirmemişiz gibi! 
     İçimden geçenlerle süzerek, velilerimi saygıyla dinledim. Sonra elime tahta kalemini alıp ak tahtaya yaklaştım. Onlara, hangi dersin öğretmeni olduğumu sordum. Sınıftan ses gelmeyince dersimin adını (DİL VE ANLATIM) yazdım. Son üç haftalık ders konumu (ANI) ekledim. Dönüp sınıfa doğru yürüdüm. 
     "Eve gidince kızınıza (Söz aramızda kalsın. O salak kızınıza çıkmıştı ağzımdan.) sorun, ben kaynanamı anlatırken konumuz neymiş?" 
     Dinliyorlardı. Ders işleyişimizi, öğretmen ve öğrenci davranışlarımızı açmak zorunda kaldım. 
     Bir hafta önce, öğrencilerden, sınıfta anlatılmak üzere anı hazırlamaları istendi. Yakınlarının anılarını akıllı tahtada sunabilecekleri de söylendi. 
     Öğrenciler yeterli derecede hazırlıklı olmadıkları için uygulamayı ben başlattım. Sözlü anlatıma ayrılan dersi,  örnek anı anlatarak açtım. Yoksa sabahın o saatinde ne işim vardı eskilerde!
     Öğrencilerim bir iki cümleyle bitiriyorlardı. Onları anlatıma canlandırmak için ikinci, gerekince üçüncü anıyı ekledim. Çocuklar, yaşamdan hoş örnekleri görünce döküldüler, döküldüler... 
     İkinci hafta anı anlatmayı, kendileri istediler, ben sonraya bıraktım. Hani anı anlatmayı ders saymıyorlardı!
     İkinci bölümde, Türk ve dünya edebiyatının önemli yazarlarından anı örnekleri okuduk. Örnekleri, tür-okuduğunu anlayıp yorumlama-dil bilgisi- yazım noktalama yönlerinden inceledik. 
     Üçüncü ve son bölümde çocuklarınız kendileri, defterlerine, anılar yazdılar. Yazdıklarını sınıf önünde okudular. Güle oynaya rahatlayarak bitirdik işimizi. Tabii derse katılanlar alırlardı vitamini. Uygulamaya katılamayan yavrularım, sıkılırlardı, yazdırılacak bilgi beklerlerdi. Aslında altı saatlik işleyişte not da alınmalıydı. Yöntem verilmişti. 
     Anı bittikten sonra test çözmeye de zamanımız kalmıştı. Fotokopi önlerinde hazırdı. "Haftaya konumuz SOHBET!" denilmişti. Hazırlık çağrısı yapılmıştır. 
     Bu açıklamayı bilerek yaptım. Çünkü çocukların dolduruşuna gelen velilerim, bir sonraki toplantıda:
     "Öğretmenim, siz, çocuklarımızı üniversiteye hazırlamak yerine, dersleri sohbetle dolduruyormuşsunuz. Bırakın sohbeti şimdi, yarın emekli olunca çay ocaklarında yaparsınız." diyebilirlerdi.
     Desinler. Desinler de bilsinler, o koskocaman uzmanların, yöneticilerin, profesörlerin niçin kavga etmeden  konuşamadıklarını, niçin her konuyu kişilik gösterisine indirgediklerini. O koca adamların, ilgili derslerde dökülemedikleri için, doyumsuz yaramazlara dönüştüğünü bilsinler. O yüzden bilginin üretime dönüşemediğini görsünler. 
     Bilsinler, dertlerini sözcüklere dökemeyenlerin doyumsuzluklarını, gereksiz dargınlıklarını. Görsünler yetmeyen sözcüklerin yerine tekme, tokat, kesici alet kullanışları. Bitirsinler konuşup anlaşamayanların izleyici çekişlerini televizyonlarda. 
     Sevgili okuyucu, eğitim çok ciddi. Çocuk eğitilirken, oynar gibi öğrenmeli. Okul, donanımlı öğretmenlerin eşliğinde, davranış kazanma yeridir aynı zamanda. Okul öncesi, okul aşamasında, eğitim adına, çocuk bölünmemeli. Çocuk dünyasına rastgele girilmemeli. 
     Minibüse bindir. Doldur boşalt! Olmuyor. 
     Dersin boş bıraktığı eğitim nerede doluyor sanırsınız? Televizyon hocalarının canlı yayınlarında... O canlı yayınlarda verilenler, ilgili öğretmenlerce, bize, ilkokulda ve ortaokulda verilmişti inanın. Şimdi koca koca yetişkinler, görkemli kanallarda, ıskaladıklarını yakalamaya çalışıyorlar ya da gır gır geçiyorlar. 
     Eskiden, ders çıkışlarında, sosyal etkinlikler olurdu okullarda. Müzik, halk oyunları, resim, tiyatro... vb. O etkinliklere herkes katılırdı. Birlikte üretilir, birlikte paylaşılırdı. Öğretmenler ders anlatmazlardı. Dersler, birlikte yapılır, birlikte yaşanırdı. 
     Sevgili veli, uzaktan eğitim bitince, okula inadına daha çok yaklaş! "Bizim Öğretmen ders anlatmıyor!" diyen çocuğuna, "Tabii dersi öğretmen anlatmaz tek başına. Ders birlikte işlenir! Sen de katıl, sen de anlat! Tembellik yapma!" de. 
     İşte benim olmazlığım bu! Okul yok, sınıf yok. Emekli olmuşum. Facebookta veli toplantısı yapıyorum. Biliyorum, zaten bu yazıyı buraya kadar kimse okumadı. 
     Sen oku beni ey korona! Ey bulaşık, sırnaşık virüs! Sen oku da anlat! "Ders anlatılmaz, ders işlenir, ders yaşanır. Bakın ben, size anlatıyor muyum hiçbir şeyi! Siz, beni anlamaya ve güya aşımı bulmaya çalışıyorsunuz laboratuvarlarda. Farkına varmadan ders yaptırıyorum size. Seferber oldunuz, benim dersime katıldınız." de. 
      Ben, bunu, yaklaşık, yarım yüzyılda anlatamadım. Sen bari anlat zalim virüs giderayak. Sonra, git artık, git! Git de insanlık özgür yaşasın! İyi sesi kesip her şeyi bilenlerin dersleri, o, çok bilmişlerin sesleri kesilsin! Bilmediklerini bilsinler bazıları. 
     Gerçekler, güzellikler, iyilikler, yerden mantar biter gibi, serpilsin. Çocuklar, kendi çiçeklerini kendileri eksinler. Büyükler, toprak, tohum, gübre, su versinler korkutmadan, bıktırmadan! 
     Virüs anlattı bize ya! Bilip bilmeden ellemeyeceğiz her şeyi. Bilinçsiz ağızlara maske vereceğiz. Bilim, bilgi konuşacak. O da uzun uzun anlatmaz, sezdirir zaten. 
     Sizin öğretmen, ders anlatmayacak,  - birlikte- öğrenmeyi öğretecek! O kadar!
     İyi dersler! 
                      (Hayri Sarı-19. 12. 2020)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol