Demokrasi, iktidarın halkçı kökenli olduğunu savunan ve iktidarı halka dayandıran teoridir. Amerika başkanlarından Abraham Lincoln’ün çok ünlü olmuş “Demokrasi halkın, halk için, halk tarafından yönetimidir.” tanımına göre bir ülkede, uygulamada demokrasi olabilmesi için halkın aynı zamanda yönetilen ve yöneten olması veya en azından yönetilenlerin (halkın) büyük bölümünün iktidarın kullanılmasına katılması gerekmektedir (Çam, 2011).
Morin’e (2000) göre demokrasi, halkın egemenliğinin yasalara itaat ile kendiliğinden sınırlandırılmasını ve egemenliğin seçilmişlere aktarılmasını içerir. Aynı zamanda, demokrasi, güçler ayrılığını, bireysel hakların güvence altına alınmasını ve özel yaşamın korunmasını sağlar. Bu bağlamda, demokrasi, fikirlerin ve çıkarların çeşitliliğini varsayar. Çeşitliliğe saygı, demokrasinin, çoğunluğun azınlıklar üzerindeki diktatörlüğüyle bir tutulamayacağını dile getirir. Dolayısıyla, demokrasi azınlıkların ve muhaliflerin varolma ve kendilerini anlatma hakkını kapsamalı ve aykırı fikirlerin anlatımına izin vermelidir. (Morin, 2000.Akt; Bayhan, 2002).
Çam (2011), demokrasi düşüncesinin genel olarak şu ögelerden oluştuğunu ileri sürer;
-Kişi-toplum ilişkilerinin belirlenmesi sürecine halkın tümüyle katılması,
-Azınlık haklarına saygılı bir çoğunluk yönetiminin sağlanması,
-Kişiye ait hak ve özgürlüklerin korunması ve
-Toplumun tüm üyelerine fırsat eşitliğinin sağlanması.
Demokrasinin önemli ögelerinden biri olan, kişi-toplum ilişkilerinin belirlenmesi sürecine halkın dâhil olması, “siyasal katılma” kavramıyla açıklanmaktadır. Siyasal katılma konusunda, Amerikalı siyaset bilimcisi Robert Dahl, bu konunun boyutlarını;
İlgi,
Önemseme,
Bilgi,
Eylem, olarak sıralıyor. (Kapani, 2012.s.144)
Bu boyutlardan ilgi, siyasal olayları izlemeyi; önemseme, siyasal önem vermeyi; bilgi, olaylar ve sorunlar hakkında bilgi sahibi olmayı; eylem ise siyasal olaylara aktif olarak karışmayı ifade eder (Kapani, 2012.s.144).
Demokratik bir toplumda bireyler, Kapani’nin (2012) sözünü ettiği siyasal sisteme katılmayı seçimler, referandumlar, çeşitli sivil toplum örgütleri ve sendikalara üye olup, etkinliklere katılarak sağlarlar.
Bu noktada, sendika terimini de biraz açmak gerekiyor. Sendika teriminin eski Yunan ve Roma hukuk sistemlerine kadar uzanan bir geçmişi vardır. O dönemler “syndic” kelimesi bir kentin ya da birliğin temsilini sağlamakla görevli kimseler anlamıyla kullanılmaktaydı. “Syndicat” terimi de temsil ile görevli kimselerin etkinliklerini ve fonksiyonlarını belirtmek için kullanılıyordu. Günümüzde ise sendikalar “çalışanların ortak hak ve çıkarlarını korumak, sorunlarını çözmek için kurulmuş ekonomik ögeler taşıyan; devlet, siyasi parti gibi örgütlenmelerden bağımsız örgütler” olarak tanımlanabilir (Ulutaş ve Sönmez, 2011; 12).
Sendikalarda çalışmalar; Genel Merkez, Bölge ve/veya Şube Merkezi ve İşyeri Temsilciliği eliyle yürütülmektedir. Sendikalar da diğer toplumsal örgütlenmeler gibi çeşitli süreçler içererek varlıklarını sürdürürler. Sendikalar için bu süreçler: “ Temsil edilme, karar alma ve uygulama”dır. (Ulutaş ve Sönmez, 2011;12). Ulutaş ve Sönmez’e (2011) göre; üyeler pratik güçlükler ya da başka nedenlerle sendika yaşamının her alanında bulunamazlar. Bu yüzden belirli koşullarla, denetimleri altında bulunacak biçimde ve belli bir süre için temsilciler seçerler. Bu seçim sonucu göreve gelen temsilciler ise tüzük ve ilgili kararlara göre harekete ederek kontrol altında olmayı kabul ederler. Temsil edilmek üyenin sendikal iradesinin bir başkasına devredilmesi değildir. Bu süreç başlıca örgüt organlarının belirlenmesi, görev alacakların seçimi, dikey ve yatay örgütlenmenin boyutları, merkezi yapı ve bu yapının yayılmasına göre oluşmaktadır. Ancak bu sürecin demokrasi ilkelerinden kopup dış müdahalelere maruz kalması ya da suistimal edilmesi mümkündür. Bunu engellemek görev alanların gerekli sorumlulukları yerine getirmelerine ve duyarlılıklarına bağlıdır.
Sendikalar konusunda bir başka önemli nokta da; örgütlerin bir gereği olarak sendikalar da ortak karar esasına bağlı olarak varlıklarını sürdürürler. Tüm sendikal çalışmalar kararlara bağlı olarak yürür. Karar alma, yine temsilcilikte olduğu gibi belirli şartlar doğrultusunda kendi içlerinden birine bırakılabilir. Kararlar üyelerin özgür iradeleri ile ve bu iradelerin yansıtılmasıyla alınmıyorsa örgütün demokratik olduğu söylenemez dolayısıyla; her üyenin görüşünün hesaba katılması demokrasinin bir gereği olduğundan son söz yine üyeye aittir. Örgütün karar alıp işleri yürütebilmesi çoğunluğun kararına ve ortak kabule bağlıdır. Bu süreçte kararın niteliği değil, katılım özellikle tabanın katılımı önemlidir. Üyelerin bu sürece katılımı örgütün demokratik niteliğinin kaynağıdır. (Ulutaş ve Sönmez, 2011; 13).
Konumuzla ilgisi bakımından 1980 sonrası memur sendikacılığının gelişimine bakmak gerekiyor; Ulutaş ve Sönmez (2011) 1985 yılında kamu emekçilerinin sendikal örgütlenmelerinin ve sendika kurmalarının önünde anayasal bir engel olmadığını, Uluslararası Sözleşmelerin ve 1982 Anayasası’nın 90. maddesinin kamu emekçilerine sendikal örgütlenme hakkı tanıdığını ve bu yönde yapılan yorumların  memur  sendikacılığında açılımlar yarattığını; bu sonuca göre Sendika Yürütme Komisyonları (SYK) oluşturulduğunu; ülkemizde sınırlı bir sayıda da olsa memurların, sendika kurma hakkını elde ettiğini ve 12 Eylül Anayasası’nın boşluklarından yararlanarak kurulan memur sendikalarının ancak 25.06.2001 tarihli ve 4688 sayılı Kanunla yasal dayanağa kavuştuğunu ileri sürerler.
Bilindiği gibi sendikalar işçi sınıfı ve emekçilerin en eski, en yaygın ve en kitlesel sınıf örgütlenmeleridir. İki yüzyılı aşkın bir birikim ve mücadele sürecinde olgunlaşmış ve kurumsallaşmıştır. Örgütsel yapıların güçlenmesindeki en büyük etken kurumsallaşma ve benimsenen ilkelerin hayata geçirilmesidir (Eğitim-Sen, 2004: 23).

Sendikaların üyelerini bir arada tutabilmesi, sendikada örgütleyebilmesi için en önemli araçlarından birisi iç örgütlenme, diğeri ise dış örgütlenmedir. Bu amaçla örgütlenme çalışmaları temelde iki yönlü olarak yürütülür. Bunlardan birincisi her sendikanın yapması gereken “örgütlülerin örgütlenmesi” (iç örgütlenme), diğeri ise “örgütsüzlerin örgütlenmesi” (dış örgütlenme) dir. İç örgütlenme, sendikanın var olduğu, geçmişten bu yana belli bir sendikal faaliyet sürdürülen işyerleri için söz konusudur. Bu örgütlenme biçimi, üyelerin sendikal konularda daha aktif olmasının önünü açar ve onların örgüt kültürü çerçevesinde eğitilmesini gerektirir. Dış örgütlenmede ise, sendika kadroları, sendikanın örgütlü olmadığı işyerlerindeki emekçileri sendikalı yapmak için çalışır (Ulutaş ve Sönmez, 2011; 22).
Yeni sendikalaşmakta olan işyerlerinde örgütlenmek, başından itibaren disiplinli bir plan-program oluşturmak ve tüm çalışanları örgütlemeyi hedef olarak belirlemekten geçer. Sendika üyelerinin sendikal eylem ve etkinliklerle yeniden örgütlenmesi, başka bir ifadeyle sendikal mücadele sürecine daha fazla katılması iç örgütlenme bakımından son derece önemlidir. Şu unutulmamalıdır ki, iç örgütlenmesi güçlü olan bir sendika, gerek kendi içinde oluşturduğu bütünlük ve gerekse dışarıya karşı verdiği güçlü görüntü ile emekçiler içinde daha fazla çekim alanı yaratabilir (Eğitim-Sen, 2004: 24-25).
Örgütlenme stratejilerinin başarılı olması için de uygun taktiklerin belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Bronfenbrenner  ve Hickey, kapsamlı bir sendikal örgütlenme stratejisinin aşağıdaki şu taktikleri içermesi gerektiğini belirtmektedirler:
1. Yeterli ve uygun kadro ve finansal kaynakların oluşturulması,
2. Stratejik hedefin belirlenmesi,
3. Aktif alt kademe örgütlenme komitelerinin kurulması,
4. Gönüllü üye örgütleyicilerinin aktif katılımının sağlanması,
5. İşyeri içinde ve dışında insandan insana iletişimin var olması,
6. Referanslar ve değerlendirmelerin kampanyanın başlangıcında dikkate alınması,
7. Toplumda ya da işyerinde gündemde olan konuların esas alınması,
8. İşyerinde üyeleri etkileyici taktiklerin tespit edilmesi ve geliştirilmesi,
9. Yerel, bölgesel ve uluslararası bazda işyeri dışında üyeleri kapsayan etkileyici taktiklerin tespit edilmesi, kampanyanın örgütlenmesi esnasında ilk sözleşmenin yapılması (Ulutaş ve Sönmez, 2011; 23).
Sendikalar, aynı zamanda, tıpkı siyasi partiler gibi, çoğulcu demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Üyelerinin hak ve çıkarlarını korurken, demokrasinin yerleşmesinde ve sağlıklı bir şekilde işlemesinde de önemli rol üstlenirler. 

Sendikaların toplumsal ve siyasal işlevi bu kadar önemliyken, acaba kendi iç örgütlülüklerini ne derece sağlayabilmiş ve içyapılarında ne kadar demokratikler? 
Demokrasinin temel ögeleri olan katılım, fırsat eşitliği ve azınlık grupların haklarının korunması konusunda ne kadar duyarlılar?
Üyeleri, sendika içi demokrasiden yararlanıp, seçme ve seçilme haklarını demokratik bir şekilde kullanabiliyor mu?
Bu soruların cevabını bulabilmek için ülkemizde eğitim alanında örgütlü 4 büyük sendikanın, genel kurul öncesi yaptıkları il şubeleri seçimlerini hangi yöntemle yaptıklarına bakmak gerekir. Çünkü il şubelerinde yapılan seçimler sonucunda ortaya çıkan tablo, o sendikanın yönetim tablosunu da belirliyor. İl şubeleri ne kadar iç demokrasiye sahipse, üyelerin katılma haklarını ne kadar sağlayabiliyorsa, üyelerin önerge haline gelmiş fikirlerini ne kadar genel kurula taşıyabiliyorsa,  sendika o kadar demokratiktir.
Bu bağlamda öncelikle en fazla üyeye sahip ve eğitim işkolunda “yetkili” sendika olan Eğitim Bir Sen sendikasından başlayalım. Sendika tüzüğünün 35.maddesinde “Şube Genel Kurulları; üye sayısı 400 – 1000 arası olan şubeler için yüz (100), 1000’den fazla olan şubeler için yüz elli (150) delege ile şube yönetim ve denetleme kurulu asil üyelerinden oluşur. (http://www.egitimbirsen.org.tr)
İkinci büyük sendika olan Türk Eğitim Sen sendikası tüzüğünün 34.maddesinde “Şube Genel Kurulları;
a) Üye sayısı 400 ile 500 arasında ise, üyelerin tamamıyla, Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden,
b) Üye sayısı 500 ile 3000 arasında ise, üyeler arasından seçilecek 100 delege ile Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden, 
c) Üye sayısı 3001 ile 5000 arasında ise, üyeler arasından seçilecek 125 delege ile Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden,
ç) Üye sayısı 5001 ile 7500 arasında ise, üyeler arasından seçilecek 150 delege ile Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden,
d) Üye sayısı 7501 ile 10 000 arasında ise, üyeler arasından seçilecek 175 delege ile Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden,
e) Üye sayısı 10 000'den fazla ise, üyeler arasından seçilecek 200 delege ile Şube Yönetim ve Denetleme Kurulu üyelerinden,” oluşur, hükmü yer alır. (http://www.turkegitimsen.org.tr)
Üçüncü sıradaki Eğitim-Sen sendikasının tüzüğünün 39.maddesinde “Şube Genel Kurulları delegelerden oluşur. 400 ile 1000 arasında 250 delegeyle, bin üyeden sonra takip eden her on üye için bir delege artırımıyla yapılır. Şube Yürütme, Denetleme Kurulu ve Disiplin Kurulu asıl üyeleri kendi genel kurullarına bu sıfatla delege olarak katılırlar.” hükmü yer alır. (http://www.egitimsen.org.tr)
Üye sayısı bakımından dördüncü sıradaki Eğitim İş tüzüğünün 31.maddesinde “Şube Genel Kurulu, şube bölgesinde görev yapan ve sendika ödenti kesintisi yapılan üyelerin kendi aralarından seçecekleri 200 (iki yüz) delege ile şube yönetim, denetleme ve disiplin kurulu asil üyelerinden oluşur.” hükmü yer alır.( http://www.egitimis.org.tr)
Bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi, eğitim alanında örgütlü 4 büyük sendikanın şube seçimleri “delegelik” yöntemiyle yapılmaktadır. Yani şubelerde bulunan üyeler, işyerlerinde delegeler seçerek, şube genel kurullarını yaparlar.
Sorun tam da bu noktada başlar. İşyerlerinde 3 yılda bir delege seçen üyeler, eğer siyasal ve sosyal olaylara duyarlı değillerse, 3 yıl sonra yapılacak seçime kadar edilgen bir durumda kalırlar. Sendikal faaliyetlere, eylem ve etkinliklere katılmazlar. Adeta sendikalarına yabancılaşırlar. Üstüne bir de sendikaların genel kurullarının seçiminde “çoğunluk” yöntemi uygulandığında, yani seçime giren listelerden, yüzde 51’i alan liste yönetime seçildiğinde, geriye kalan yüzde 49 ve bunlara sadece delege seçimlerinde demokrasiyi yaşayabilen sessiz çoğunluk eklendiğinde, birçok üye sendikalarında bile demokrasiyi tam anlamıyla yaşayamazlar. 
Eğitim sendikalarının içyapılarındaki demokrasi eksikliğinin 4688 sayılı yasadan kaynaklı nedenleri de vardır. Şöyle ki; 4688 Sayılı Kamu Görevlileri ve Toplu Sözleşme Kanununun, “Genel kurulların oluşması” başlıklı bölümünde yer alan 9.maddede; “Sendika ve sendika şubesi genel kurulları üyelerden oluşur. Sendika şubesi genel kurulları ve üye sayısı bini aşan sendikaların genel kurulları delegelerle yapılabilir.” hükmü yer almaktadır (http://www.mevzuat.gov.tr). Bu hüküm, bin üyeyi aşan yerlerdeki sendika şube genel kurullarının “delege” sistemiyle yapılabileceğini hüküm altına almıştır. Ancak burada kural “emredici-zorunluluk” değil, tavsiye niteliğindedir.
Tüzüklerini incelediğimiz eğitim sendikalarının tümü, bu hükümden ya da geleneksel örgüt kültürlerinden kaynaklı olarak “delege” sistemine bilinçli bir şekilde sarılmışlardır. Bu durum, örgütleri, iç demokrasiden yoksun, hiyerarşik-merkeziyetçi ve bürokratik bir yapıya büründürmüştür. Eğitim emekçileri arasında karşılık bulan fikirlerin örgütlendiği dört eğitim sendikasının, 4688 sayılı yasayı hem üyeleri için yetersiz bulup, hem de bu yasanın sınırlamalarına bu kadar uygun davranmaları düşündürücüdür. 
Eğitim sendikaları; daha etkin, daha aktif, üyelerinin daha katılımcı, eylem ve etkinliklerin daha güçlü, üye sayılarının da daha yukarılarda olmasını istiyorlarsa, en başta kendi içyapılarında demokrasiyi geliştirmeli, demokratik bir örgüt kültürüne sahip olmalıdır.
Bunu yapmanın da iki yolu vardır.
Birincisi, il şubelerinde yapılan seçimlerin delegelik yöntemiyle değil, o şubeye üye bütün üyelerin katılımıyla doğrudan yapılması. Bu yöntem, seçim sürecinde adayların bütün üyelere ulaşmasını, üyelerin de dolaysız bir şekilde seçim sürecine katılmasını sağlar.
İkincisi, sendika genel kurullarının “çoğunluk” yöntemiyle değil, “nispi temsil” yöntemiyle yapılması. Bu yöntemle de, genel kurulda yönetime aday olan her liste, gücü oranında yönetimde temsil edilir.
Bu iki çözüm önerisi üyelerin, eğitim sendikalarına yabancılaşmasını engelleyeceği gibi, demokratik süreçlere her aşamada katılan ve yönetimlerde temsil edildiğini bilen üyelerin, sendikalarına, sendikalarının eylem ve etkinliklerine daha fazla katılmalarını, daha fazla sahip çıkmalarını sağlar.
Sendikal yapıları canlı tutmak ve yeni kazanımlar sağlamak açısından örgütlenmenin gücü ve sürekliliği büyük önem taşır. Sendikanın gücü örgütlenme kapasiteleri ve üyelerle arasındaki bağlarıyla ölçülür. Üyelerle kuvvetli bağları olmayan sendikalar sayısal büyüklükleri ne olursa olsun sendikal mücadeleye ve demokratikleşme sürecine etkin katkı sağlayamazlar. (Ulutaş ve Sönmez, 2011; 14).
Bu sürecin sağlıklı işlemesi, sendikaların içyapılarının demokratikleşmesine ve dolayısıyla da toplumun demokratikleşmesine en büyük katkıyı yapar. 
Kaynaklar
Bayhan, V. (2002) Demokrasi ve Sivil Toplum Örgütlerinin Engelleri. C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Mayıs 2002 Cilt : 26 No: 1 1-13
Çam, E (2011) Siyaset Bilimine Giriş. İstanbul. Der Yayınları
http://www.egitimbirsen.org.tr/tuzugumuz  (Erişim tarihi; 22.03.2020)
http://www.turkegitimsen.org.tr/mevzuat2.php  (Erişim tarihi: 22.03.2020)
http://www.egitimsen.org.tr/ekler/aaa773f16312650_ek.pdf(Erişim tarihi: 22.03.2020)
http://www.egitimis.org.tr/bilgibelge/tüzükler (Erişim tarihi: 22.03.2020)
http://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.4688.pdf (Erişim tarihi: 22.03.2020)
Kapani, M (2012) Politika Bilimine Giriş. Ankara. Bilgi Yayınevi
Sendikal Örgütlenme Üzerine (2004), Ankara: Eğitim-Sen Yayınları.
Ulutaş A, Sönmez İ. (2011) Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu. Bursa
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13