ŞEHİT MİRALAY NÂZIM'IN ATI

Takvimler, 13 Temmuz 1921'i gösteriyordu ki, sabaha karşı bir Yunan alayı Afyon'a girdi. 
Türk tarafında çeşitli önlemler alındı. Bu önlemlerden biri de, 3. Gruptan Miralay (Yarbay) Nâzım'ın 4. Tümeninin çok acele olarak 4. Gruba yollanmasıydı.
Ne var ki 3. Grup Komutanı Albay Arif (Ayıcı Arif) bu acil emri on saat bekletti ve 4. Tümeni bir gün sonra yolladı.
Bu küçücük ihmal bir felakete yol açtı!
Yunanlılar kuzeyde oyalama savaşı yaparken, asıl saldırıya güney cephesinde geçeceklerdi. Bu amaçla 1. ve 2. Yunan kolorduları kuzeyde bütün gece süren saldırı başlatmıştı.
Yunan gücü, yüz seksen top, kırk bin kişiydi.
Buna karşı Türklerse, yüz on üç top ve otuz bin kişi yetiştirebilecekti.
Savaş, 14 Temmuzda çok hızlı başladı. Subaylar, takviye birliklerini güney cephesine yetiştirmek için istasyonlarda çırpınıyorlardı!
Güney cephesinde başlayan savaş çok kanlı oldu! Karşılıklı süngü hücumları yapılıyor, tepeler alınıp veriliyordu!
Bir tepe, bir saat içinde on bir kez el değiştirdi.
Albay Arif'in hareketini geciktirdiği Nâzım Bey'in alayları, Çekürler İstasyonu'na ancak öğlenden sonra gelebilmişti. Tümen yürüyüşe geçti, daha güneye kaydırılmış olan başka bir tümenin bıraktığı mevzilere yerleşti. Burada,Yumruçal - Nasuhçal hattını savunacaktı.
Siperler, makineli tüfek yuvaları, top mevzileri, sığınaklar, yollar hızla gözden geçiriliyor, uzaklık ayarları yapılıyor, keşif birlikleri çıkarılıyor, haberleşme hatları çekiliyordu.
Askerler aç olarak yola çıktıkları için kazanlar kurulmuş, akşam karavanası hazırlığı yapılıyordu.
Gece yarısı yaklaşırken, 4. Grup Komutanı Albay Kemalettin Sami Bey telefon etti: "Nâzım Bey yerleşebildiniz mi?"
"58. Alayım mevziye girdi. 40. Alayım da Yumruçal'da mevziye girecek... Sabah erkenden o kesime gidip duruma bakacağım."
"Düşman iyice yakınınızda. Yarın senin mevzilere saldırabilir!"
Yarbay Nâzım Bey: "Tümenim gerekirse kendini feda etmeye hazırdır!"
Kemalettin Sami Bey: "Allah yardımcınız olsun!"
15 Temmuz cuma sabahı, Yarbay Nâzım, Binbaşı Şerafettin, Emir subayı Nimet ve bazı karargâh subayları atlandı; birlikte Yumruçal kesimine hareket ettiler...

Nâzım Bey beyaz atıyla önde gidiyordu. Orman yollarından geçerek mevzilerin önlerine kadar geldiler. İleride bir tepe vardı. Tepe boştu. Oysa güvenlik bakımından tepenin tutulmuş olması gerekirdi. Bu önlemi alması gereken Alay Komutanı belli ki işini aksatmıştı.
Düşman bu tepeyi ele geçirirse, tutulan mevzileri savunmak zorlaşırdı. 
Uzaktan top sesleri geliyordu. Süvari Takımı Komutanına:
"Takımınla hemen tepeyi tut!" emrini verdi Nâzım Bey. "Düşman saldırıya geçerse, takviye birlik gelinceye kadar burayı

canınız pahasına elden bırakmayınız..."
Miralay Nâzım daha sözünü bitirmemişti ki, geceleyin buraya sızıp saklanmış olan Yunan müfrezesi, makineli tüfeklerle ölüm kusmaya başladı! 
Vurulanlar düşüyordu!
Göz açıp kapayıncaya dek her şey olup bitmişti!
Süvari birliği anında harekete geçti; ormana gizlenmiş düşmanın üzerine atıldı. 
Nâzım Bey'in Emir Çavuşu Eyüp koştu; komutanını kucağına alıp atına atladı. Atını deli gibi sürdü. Nâzım Bey'in ak donlu atı da peşlerinden koştu. 
Yarbay Nâzım Bey göğsünden ve elinden vurulmuştu!

Süvarilerin ileri atılıp yaralı kurtardıkları öteki subaylar da istasyona getirilmişti. Trene bindirilip Eskişehir'e yollandıklarında, Nâzım Bey çoktan şehit olmuştu!
Şehidimizin ak donlu atı, hareket eden trenle birlikte koşmaya başladı. Tren gidiyor, o koşuyor...

Trenin geçtiği yollar, onun yanı sıra koşmasını engelleyince, bir süre gözden yitiyor, yol düzelince yeniden ortaya çıkıyordu. Böylece, sahibini içinde taşıyan trenle birlikte koştu, koştu, koştu, koştu, koştu... Sonra tümüyle gözden kayboldu!

Cephe karargâhı…

Haber herkesi kedere boğdu. İsmet Paşa Kurmay Başkanı’na “bu kuşak” dedi, “vatanından başka sevgili bilmemiştir.” Gözlerini sildi: “Ankara’ya bildirin.”

Mustafa Kemal Paşa Çankaya’daki çalışma odasında ertesi gün Kongre’de yapacağı konuşmayı hazırlıyordu.

Fikriye sessizce içeri girdi, bekledi.

“Bir şey mi var Fikriye?”

Fikriye’nin yüzünden bütün kan çekilmiş gibiydi:

“Evet Paşam, kötü bir haber var. Salih Bey üzülürsünüz diye söylemeye cesaret edemiyor.”

“Nerde o?”

“Kapıda.”

Mustafa Kemal Paşa “Salih, gel” diye seslendi. Salih Bozok içeri girdi, durdu.

“Ne var, ne oldu?”

“Şimdi Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış.”

“Ne demek o?”

“Kurmay başkanı Binbaşı Şerafettin Bey yaralı olarak düşman eline esir düşmüş. Çoğu şehit olmuş efendim. Askerler ancak birkaç yaralı subayı kurtarabilmişler.”

Mustafa Kemal çekinerek sordu:

“Ya Nâzım?”

Salih ağlamaya başladı.

Mustafa Kemal donup kaldı, sonra zorlukla “gel biraz yürüyelim” dedi, bahçeye çıktılar. Yüksek ağaçların altında yürüdüler.

***

Halide Edip'in vedası..
Nazım Bey’le birlikte, ağır yaralı olan iki kurmay subay, Yüzbaşı Faruk, Emir Subayı Nimet ve Süvari Takım Komutanı da Eskişehir hastanesine getirilmişlerdi. Halide Edip’in Nâzım Bey’i o halde görmesini istemeyen başhekim, ancak bir saat sonra vedalaşmasına izin verdi.
Koridora yatırılmış yaralılar ormanı içinden geçtiler. Koridorun sonuna yürüdüler. Son kapının yanında, Nâzım’ı getiren birkaç bitkin asker vardı. Çömelip sırtlarını duvara dayamış, bekleşiyorlardı. Biri de Eyüp Çavuş’tu. Halide Edip’i tanırdı.

Gözlerinden ip gibi yaşlar inerek ayağa kalkıp selam durdu. Başhekim odanın kapısını açtı. Halide Edip’e yol verdi.

Oda loş ve serindi.

Nâzım Bey’i ayaklı bir sedyeye yatırmış, üzerine büyük bir Türk bayrağı örtmüşlerdi. Halide Edip yavaşça bayrağı kaldırdı.
Şehit Nâzım Bey kalpağı ve göğsü kapalı üniformasıyla yatıyor, elleri göğsünde huzur içinde uyuyordu. Nâzım’ın elini veda eder gibi okşadıktan sonra bayrağı usulca örttü. Dışarı çıktı.

Beyaz at… O yine oradaydı!

Karşıdaki boş alanda, gözlerini umutla hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu.

Nâzım Bey’in cenazesi akşam treniyle Ankara’ya yolcu edildi. Trenin peşinden saatlerce koşmuş, koşmuş, koşmuştu...

Güzel beyaz atı bir daha gören olmadı.

Kaynaklar: Necati Güngör, 
*Prof. Dr. Cihan Dura,

* Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, 184. Basım, Bilgi Yayınevi, Ank., Ekim 2005. ss. 139-186.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13