Eğitimde çözümün olabilmesi için tanı(m)lanmış bir sorunumuzun olması lazım

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer Türkiye’nin maarif davasını yazdı. Değer yazısında çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Genel Başkan yazısında; ” Varlık, konum ve ilişki ağı itibariyle durumumuz neyse başımıza gelen şey de odur. Bunları hayatımızın pek çok alanı ile ilgili dile getiriyorum. Ekonomiden sanata, mimariden bürokratik işleyişimize, eğitimden siyasete başımıza gelen şeylerin hiçbir şekilde başımıza gelmemesi gereken şeyler olduğunu kimse iddia edemez. İddia edemez zira “insana emeğinin karşılığı vardır.” Ne ekiyorsak onu biçiyoruz, neyin peşinden koşuyorsak onu elde ediyoruz. Çok büyük, yüce amaçlar peşinde adanmışlıkla yol almışken kendimizi haketmediğimiz sufli işlerin içinde bulduk diyemez kimse. Türkiye’de maarif davasının ülkemizin gerçeklerine, insanlarımızın ihtiyaç ve beklentilerine ve şüphesiz soylu bir ruh ve derin bir düşüncenin ve bunu besleyecek bir iklimin hayat bulmasına yol verecek bir diriliş ve direniş mücadelesinin verildiği halde karşılıksız kaldığını da kimse iddia edemez. “, dedi.
***

İhtiyacımız olan bir şeyi mi konuşuyoruz yoksa ihtiyacımız olan şeyi konuşmamamız için bir şey konuşmaya mı mecbur ediliyoruz? İhtiyacımız olan bir şey bu şekilde mi konuşulur yoksa ihtiyacımız olan şeye uygun cevap vermememiz için elimize işlevsiz bir cevap mı tutuşturuluyor? Buna anlamlı bir cevap verebilmemiz için bizim anlamlı varlık olmamız, anlamlı bir konumda bulunmamız ve anlamlı bir ilişki ağı içinde hayat sürürüyor olmamız gerekiyor.

Varlık, konum ve ilişki ağı anlamında ne halde olduğumuzu gösteren şey, şüphesiz mevcut gerçekliğimizdir. Bunun ötesinde bir izahata gerek yok. Varlık, konum ve ilişki ağı itibariyle durumumuz neyse başımıza gelen şey de odur. Bunları hayatımızın pek çok alanı ile ilgili dile getiriyorum. Ekonomiden sanata, mimariden bürokratik işleyişimize, eğitimden siyasete başımıza gelen şeylerin hiçbir şekilde başımıza gelmemesi gereken şeyler olduğunu kimse iddia edemez. İddia edemez zira “insana emeğinin karşılığı vardır.” Ne ekiyorsak onu biçiyoruz, neyin peşinden koşuyorsak onu elde ediyoruz.

Çok büyük, yüce amaçlar peşinde adanmışlıkla yol almışken kendimizi haketmediğimiz sufli işlerin içinde bulduk diyemez kimse. Türkiye’de maarif davasının ülkemizin gerçeklerine, insanlarımızın ihtiyaç ve beklentilerine ve şüphesiz soylu bir ruh ve derin bir düşüncenin ve bunu besleyecek bir iklimin hayat bulmasına yol verecek bir diriliş ve direniş mücadelesinin verildiği halde karşılıksız kaldığını da kimse iddia edemez. Hâkeza diğer alanlarda da.

Sanıyorum bu hali en ibretlik şekilde eğitim alanında yaşıyoruz. Ülkemizin bila istisna tüm kesimleri, özellikle de kendilerini iktidarda gören kesimler, eğitim-öğretim alanına ilişkin pozisyon alışlarıyla zaten ne halde olduklarını gösteriyorlar. Osmanlı’nın son döneminde hayata geçirilen ve Cumhuriyet döneminde de tahkim edilen zaman ve mekân kayıtlı bir yapıyı hiçbir değişikliğe uğratmadan sürdürmekte hiçbir beis görmüyoruz. Küresel ölçekte yaşanan salgının fiilen işleyişini askıya aldığı bu sistemin tekrar işler olması için Mart ayından bu yana içlenip duruyoruz. Sanki Mart ayından öncesini hiç yaşamamışız gibi, sanki bu sistemin cemaziyel evvelini bilmiyormuşuz, yaşamamışız gibi davranıyoruz. Nasreddin Hoca’nın durumuna benziyor durumumuz. Bilindiği üzere Nasreddin Hoca bir gün ata binmeye kalkışmış. Ne kadar uğraştıysa da becerememiş. “Aah ah!” demiş. “Beni bir de gençliğimde görecektiniz…” Sonra etrafına bakınmış kimseler yok, kendi kendine gülmüş; “Aah Nasreddin, biz senin gençliğini de biliriz..”

Sistemin evveliyatına dair hafızamız resetlenmiş olsa bile Mart ayından bu yana yürütülen işlere, yürütülen işlerin yürütülüş biçimine, tüm bunların uygulamada nasıl bir pratiğe yol verdiğine bakabilsek varlığımızın, konumumuzun ve ilişki ağımızın nasıl izaha muhtaç olduğunu görme imkânımız olabilir.

Neyi aradığımızı bilmediğimiz sürece dünyanın en değerli şeyini bulmanızın veya onu hayata geçirmenizin bir anlamı olabilir mi? Elimizde dünyanın en güzel cevabının olduğunu düşünüyoruz. Alana ilişkin en güzel hatta tek uygulamanın bu olduğunu düşünüyoruz. İyi de sorumuz nedir ki, cevabımızla bu kadar kendimizden geçiyoruz? Hangi derdimize derman arıyoruz da bulduğumuz şeyin en güzel hatta tek uygulamanın, tek çarenin bu olduğunu düşünüyoruz? Öyle değil mi? Öyle olması gerekmez mi? Anlamlı bir cevabımızın olması hatta cevap arayışının anlamlı olabilmesi için evvela anlamlı bir sorumuzun olması gerekmiyor mu? Çözüm diye bir uygulama ihdas etmemiz için tanı(m)lanmış bir sorunumuzun olması gerekmiyor mu? Bir ilacımızın olması için teşhis edilmiş bir derdimizin olması gerekmiyor mu?

Gençliğini de bildiğimiz bir sisteme hak ettiği muameleyle karşılık vermek yerine sanki gençliğinde bir keramet varmışçasına “az kaldı, yüz yüze eğitime geçince her şey hal olacak” modunda kendimizi kandırıyoruz. O yüzden eğitim alanında sürdürdüğümüz konuşma, gerçek bir ihtiyaca karşılık için mi dile geliyor yoksa o ihtiyacı örtbas etmek için mi dile geliyor, farkında olmamız gerekiyor.

Abdulbaki Değer / Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13