İYİ BİR ÖĞRETMENE DENK GELMEK…

İYİ BİR ÖĞRETMENE DENK GELMEK…

Değerli okurlarım,
Emre Pekçetinkaya benim asistanım. Bir yazı gönderdi, izniyle paylaşıyorum. Yorum ve görüşlerinizi eminim o da benim kadar merak ediyordur. Sağlıklı günler dileğim ve sevgimle.

***
İlk okul dördüncü sınıfın ilk dönemindeyken küçük bir Anadolu şehrinden İstanbul’a taşındık. Bu büyük şehrin yabancılığını tüm aile bireyleri yoğun bir şekilde hissederken, bir yandan da yerleşme, az buçuk çevreyi tanıma ve en önemlisi iş konusunu yoluna koyma mücadelesi veriliyordu. Bu mücadele içerisinde, evde okula devam eden tek çocuk olan bana bir müddet sıra gelmedi ve okula kaydım yapılana kadar yaklaşık bir ay geçti. Bu süre boyunca her gün, okula giden öğrencileri pencereden imrenerek izliyordum. Ve okula kayıt olmadığım her yeni gün, içimdeki kaygı ve dışarda bırakılmış hissi de çoğalıyordu.

Nihayet kayıt günü geldiğinde annem ve üst komşu ile birlikte evimize en yakın okula doğru yürümeye koyulduk. Okula girip idari katta kaydımı yaptırdıktan sonra müdür yardımcısıyla birlikte 4/C şubesinin olduğu kata çıktık. Müdür bey sınıfın kapısını aralayıp, kırklı yaşlardaki öğretmen hanıma “yeni bir öğrencimiz var” dedi. Sonra içeri girdim ve ardımdaki kapı kapandı. Elli beş öğrencinin üzerimdeki bakışlarının verdiği heyecanla, öğretmenimin isteği doğrultusunda hızlıca adımı soyadımı söyledim ve arka sıralarda boş gördüğüm bir yere oturdum. O an, uzun bir bekleyişten sonra bu kayıt işimin hallolup yeniden okullu olmama çok sevindiğimi anımsıyorum…

Fakat çok geçmeden, o sınıftaki ortamın önceki sınıfımdan çok başka olduğunu fark ettim. Her sabah sınıfa koltuğunun altında birkaç gazete ile giren öğretmenimiz masadan hiç kalkmadan sürekli bulmaca çözüyor ve neredeyse hiç konuşmuyordu. Görevlendirdiği birkaç öğrenci ise tahtada bazı alıştırmaları yapıyor ya da ders kitabından metinleri okuyorlardı. Biz de o zaman tahtada yazılanı defterimize geçiriyor, okunanları dinliyorduk. Çoğu derste ise öğretmenimiz sınıf içinde yapacağımız bir ödev veriyor ya da sessiz olmamız koşuluyla bizi kendi halimize bırakıyordu. Bu kendi haline bırakılmışlığımız içinde kimi öğrenciler kafasını sıraya koyup uyuyor, kimi boş gözlerle etrafına bakınıyor, kimi de yanındakilerle sohbet etmeye çalışıyordu. Ben ise en arka sırada, sürekli uyuyan sıra arkadaşım Serkan ile oturuyor, içinde olduğum bu yeni dünyada büyük bir yabancılık ve yalnızlık çekiyordum.

Ve içime dert olan bir konu daha vardı. Öğretmenimiz matematik kitabındaki alıştırmaları her gün mutlaka ev ödevi olarak veriyordu, fakat ne ilginç ki bana önceki okulumda verilen kitaplardan birkaç tanesi buradakilerden farklıydı. Dolayısıyla ödevlerimi tam olarak yapamıyor, her sabah ödev kontrolü yapan görevli öğrenciden sürekli eksi alıyordum. Öğretmenimizin yanına güç bela sokulup bu durumu anlatmaya çalışmış ama geçiştirici bir cevap almıştım. Tüm bunlar birleşince, kış günlerinin o karanlık sabahlarında evden çıkıp okula gitmek, her gün biraz daha fazla azap haline dönüşüyordu.

Günler bu şekilde devam ederken o dönemin sonuna doğru bir gün sınıfın kapısı çaldı ve içeriye uzun boylu, sevecen yüzlü, genç bir adam girdi. Öğretmenimiz bu genç adamla kısa bir konuşma yaptıktan sonra çantasını alıp sınıftan ayrıldı. Sonrasında genç adam sınıfa doğru dönüp, “Çocuklar, ben Şuayip Çubuk, yeni öğretmeninizim!” dedi. Adını tahtaya yazdı ve o günü her birimizle tanışmaya, sohbet etmeye ayırdı. Güler yüzlü ve hoş sohbet bu yeni öğretmenin gelişiyle, daha ilk anda sınıfın havası değişti. Ve herkes; uyuklayanlar, sohbet edenler, boş gözlerle etrafa bakınanlar, can kulağıyla Şuayip Öğretmen’i dinlemeye koyuldu. Muhakkak ki her birimiz, bu yeni öğretmenin gönlümüze yakın geldiğini hemen fark etmiştik…

Şuayip Öğretmen’in ertesi gün ilk işi sınıf dolabını düzenlemek oldu. Dolaptaki raflar dolusu gazeteyi büyük bir şaşkınlıkla temizledi. Sonra bir yerlerden getirdiği hikaye kitaplarını dolaba yerleştirdi ve listesini oluşturup astı. Ve eğer istersek bizim de sınıf kütüphanesine kitap getirebileceğimizi söyledi. Hemen ardından belirli günlerde kitap okuma saati yapmaya başladık ve her hafta bir kitap okuyabileceğimiz bir sistem kurdu. Her bir öğrencinin okuma durumunu takip etti ve gönüllü öğrencilere okudukları kitapları anlattırdı. Kitaplardaki dünyayı keşfedip okuma alışkanlığı kazanmam da o günlerde oldu. Bu, bana her zaman güzel şeyler getiren, yaşamımdaki en kıymetli alışkanlıklarımdan birine dönüştü.

Dersleri her zaman keyifli ve dolu dolu geçen Şuayip Öğretmen’in anlattığı her konuya hakim olduğunu hissederdik. Ve onunla ders dışında da zengin bir ilişkimiz vardı. Ara ara gelen bir ilhamla “Ordu’nun Dereleri” türküsünü söyler, bize memleketini anlatır ve yazları köyde nasıl fındık topladıklarından bahsederdi. Ayrıca o zamanlar nişanlı olan Şuayip Öğretmen, baba olmaya dair hayallerini de bizimle sık sık paylaşırdı. Sınıf içinde de her zaman bir neşe olurdu. Özellikle son derslerde zil çalmaya yaklaşırken şarkı söylemek, fıkra anlatmak, taklit yapmak isteyen öğrencileri tahtaya kaldırırdı. O zaman, o kalabalık sınıfımız içindeki neşe ve coşku da başka bir boyuta varırdı... Bunlarla birlikte daha öncesinde benim de çok sıkıntısını çektiğim sınıf içindeki akran zorbalığı onun liderliği ve gözetimiyle azaldı.

Şuayip Öğretmen, dersimize girdiği bir buçuk yıl boyunca, İstanbul’a göç eden ailelerin ilk durağı olan o yoksul semtin bir sınıf dolusu çocuğuna, içinde olduğu kısıtlı şartlarda elinden gelenin en iyisini vermeye çalıştı. Sınıf içinde kaybolup gitmiş pek çok öğrenci var olduğunu hissetmeye, türlü türlü güzel yönleriyle kendilerini ortaya koyabilmeye başladı. Bu değişim, uygun koşulları bulan bir tohumun filizlenmesi gibiydi. Yani bir anlamda o bizim güneşimiz ve suyumuz oldu… Onunla birlikte, benim de kendime olan inancım arttı ve bir bakıma “kendime yeniden tutundum.” Ve tıpkı benim gibi, çeşit çeşit öyküler içinden gelen diğer pek çok çocuğun da böyle hissettiğini biliyorum…

Bugün geçmişe dönüp baktığımda, her gün biraz daha umutsuzluğa kapılıp dibe doğru gittiğim o günlerde Şuayip Öğretmen ile karşılaşmış olmamı, hayatımın çok kıymetli bir şansı olarak görüyorum. Öğretmenin candan bir dokunuşu, öğrencinin hayatında çok büyük bir etki, çok başka bir gelecek oluşturabiliyor... Ve bu dokunuşun gücü yaşam boyu sürerken, öğrencinin gönlünde de bir minnet ve teşekkür duygusu yeşerip büyüyor…

Emre Pekçetinkaya
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14

banner13