Öğretmensiniz he mi ?

BİR ÇİFT BEYAZ ÇORAP

Tayinim çıkıncaya kadar adını bile duymadığım bir köydü Bıçakçılar. Osmaniye-Gaziantep yolunda Çukurova’nın bittiği, dağlara doğru tırmanışa geçildiği yerlerdeydi tarife göre. Önce Dervişiye ve sonra yürüyerek gitmek zorunda kaldığım altı kilometrelik yol... Domuzlu Dağı’nın çamlarla kaplı mezrasındaydım artık. Sarı boyalı okulun bulunduğu tepeye çıktığım zaman ince bir sis tabakası altında belirmişti Osmaniye. İstiklâl Harbi’nde önemli bir yeri olan “Delitop” buralarda bir yere kurulmuş olmalıydı.
Niçin şimdiye kadar gelip görmemiştim?
Bu tespiti zaman geçirmeden yapmalı ve bir anıt dikilmesi için
çalışmaları başlatmalıydım. Bu dağın ismi de değişmeliydi tezinden. “Delitop Dağı” neden olmasın?

Eylülün son haftasının ilk günüydü ve öğretmensiz, sahipsiz bir köyde göreve başlıyordum. Bunca yıllık tarih öğretmenliğinden sonra ilk defa sınıf öğretmeni olarak görev yapacaktım. Şehirden şehire sürgün alışılmıştı da branştan sürgün ilk defa yaşanıyordu.
Neleri, ne kadar anlatabilecektim yeni öğrencilerime?
Kapının önündeki taşı çekip dualarla girmiştim sınıfa.
Anacığımın hep benimle olan duaları… Önce küçük
bir oda. Müdür, öğretmen, memur, hizmetli. Ne odası
derseniz deyiniz sonunda her şey orada, aynı kişi tarafından yapılacaktı. Sonra kocaman bir sınıf. Ortada eski, teneke bir soba ve etrafında U düzeninde kırık dökük sıralar, etrafa dağılmış soluk ve yırtık hece tabloları. Kırık camlı pencerenin tahta kepenklerini açarak derin bir nefes alıyorum. Planlar yapmaya zamanım yoktu. Her şeyi yaşayarak öğrenecek, yaşayarak öğretecektim. Yanında koca bir köpekle koşarak gelen bir çocuk düşüncelerimden ayırıyor beni. Karşımda hazır ola geçmiş nefes nefese soruyor:
– Öğretmensiniz he mî?
– Evet yeni tayin olan öğretmeniniz benim. Adın ne senin?
Sevinçle parıldayan gözlerinde ne çok şey okumuştum o an. Mahcup ama umut doluydu sesi.
– Adım, Adlen öğretmenim.
– Yani Adnan mı?
– Nüfus cüzdanımda öyle yazıyor ama herkes Adlen diyor, hangisi doğru bilemiyorum.
– Peki Adnan, bugün derse başlayacağız. Arkadaşlarını…
Daha cümlemi tamamlamadan karşı yamaçlara
doğru bağırmaya başlamıştı:
– Öğretmenimiz geldi! Kopun ulen, öğretmenimiz geldi! Gızlara da haber iletin tez gelsinler!
Evden eve, yamaçtan yamaca daha büyük bir heyecanla yankılandı bu ses.
– Öğretmen geldi kopun ulen! Ders başlıyor tez gelin!..

Bütün köy canlanıvermişti. Koşuşturmalar, bağrışmalar… Bu ne anlatılmaz bir istek, ne büyük bir yarıştı Allah’ım? Bana doğru, okula doğru atılan her adımda onlarla doluyordum. Gönlümde fırtınalar
kopuyordu. Koşup karşılamak, kucaklamak geliyordu içimden. Ama öylece durup seyrediyordum onları. Kiminin elinde önlüğü, kiminin elinde beyaz bir yaka, bazılarında defter, kalem… Yarış bana birkaç
metre kalıncaya kadar devam ediyor ve her yeni gelen tatlı bir tebessümle sıraya giriyordu. Yokuşu en son tırmanan minicik bir kızdı. Elindeki paketi uzatırken soluklanmak için kesik kesik konuşuyordu:
– Ebem sıkma saldı öğretmenim. Selamı da var. Ekmek yapıyorduk da onun için geciktim.

Okula gelişlerindeki bu istekten dolayı bütün öğrencilerime teşekkür ederek başladım konuşmama.
Andımız ve İstiklal Marşı’mızdan önce okulun önemi
üzerine sohbet ederek hem dinlenmelerini hem de tanışmamızı sağlamıştım. Birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar toplam yirmi kişiydiler. Fıstık tarlasına başağa gidenleri, davar güdenleri de sayarsak otuz kişi olacaktık. Daha ilk anda ne kadar iyi anlaşmıştık. Gözlerinde çalışkan ve iyi bir öğrenci olmanın sözünü okurken onlarda anlaşılmış olmanın huzurunu yaşıyordum. Yorulacak, uykusuz kalacak, ıslanacak belki de hastalanacak ama onları öğretmensiz bırakmayacaktım.

Tam iki ay geçmişti aradan. Gün, öğretmenler günüydü. Sınıfım tertemizdi ve bütün öğrencilerim pırıl pırıldı. Biraz mahcup ama gülen gözleriyle hediyeler sunuyorlardı. Dağdan toplanmış yemişgen, minicik ellerle uzatılan bir avuç kavrulmuş fıstık, defter yaprağına sarılı bir portakal… Ve ben ilk defa hiçbir tereddüt göstermeden kabul ediyordum hediyeleri. En son yaşça ve boyca en büyük olan Yasin geldi yanıma. Gazete kâğıdına sarılı bir paket uzattı. Meraklı bakışlar altında açtım paketi: Çoraptı. Büyük ihtimalle köye gelen çerçiden bir sepet yumurta karşılığı aldığı bir çift beyaz çorap… Bir teşekkür bile beklemeden huzurla yürüyordu sırasına doğru. Ayağındaki yırtık, siyah lastik ayakkabısını sürüyerek yürüyordu. Topukları çatlamış ayaklarında çorap yoktu. Topuğundaki derin çatlaktan incecik sızan kan, yüreğime akıyordu.
ÖĞRETMEN - Reşat GÜREL sh 68

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol