Eğitim sadece okulda mı verilir?

Doç. Dr. Mustafa Şeker

Çocukların temelden anne şefkatini eksiksiz doya doya yaşaması psikologların altını özellikle çizdikleri bir konudur. Bugün modernizmin çarkları arasında ezilen hayatlar, çocuklarını hiç tanımadıkları kimselere emanet etmek zorunda kalabilmektedirler. Çocukların çok erken yaşlarda kreş ve okula gönderilmesinin de farklı travmalara yol açabileceği uzmanlar tarafından vurgulanmaktadır.

Binlerce yıllık tarihi olan ve köklü bir medeniyete sahip bu millet; sahip olduğu değerleri, bir hayat prensibi hâline getirmiştir. Çünkü insanı bugün formal bir eğitime ihtiyaç duyuran şey, eğitimin sadece okulda verilebileceği, okul dışında bunun gerçekleştirilemeyeceği, gerçekleştirmek için de yeterli birikimin ve anlayışın olmadığı, ailede bile bu konuda yetersizlikler olduğu gerçeğidir ki bu çok dehşet verici bir durumdur. Çünkü eğitim ailede başlar, okullarda koordineli hâle getirilir ve hayatın her merhalesinde yaşanır. Bu, eğitimin insanda vücuda gelmesinin ve davranışa dönüşmesinin yegâne şartıdır ki şu an bütün eğitim yükünü sadece okullara yüklemiş olmanın acı çaresizliği ile karşı karşıyayız.
Peki, gerçekten bu durum geçmişte de böyle miydi? Cevap kısa ve net: Kesinlikle hayır! Çünkü eğitim, hayatın her yerindeydi ve hayatın kendisiydi. İnsan hem sokakta/çevrede hem ailede hem de toplum içinde eğitilirdi. Geçmişten bugüne eğitimde başarının sırrı olan aile, okul ve sokak (çevre) üçgeni içinde sokak, gerçek misyonunu kaybetse de yakın zamana kadar toplumun ve medeniyetin ayakta kalmasında çok önemli vazifeler üstlenmişti. Bu hassasiyetler, her yerinden törpülenmiş olsa da şu an küçük yerleşim yerlerinde bir nebze de olsa canlılığını korumaktadır. Geçmişte bir çocuğun anne ve babasından sonra köy veya kasaba halkı, çocuk açısından otokontrol aracıydı. Çocuğun bir eksiği görüldüğünde belli bir usul ve erkân içinde çocuk ikaz edilir, yapılan bir yanlışlık görüldüğünde niçin yapılmaması gerektiği çocuğa anlatılır ve bu da o çocuktan sorumlu olan kimseler hatırına yapılırdı. Çünkü o kişi de çok büyük ihtimalle çocukluğunda aynı hassasiyetlerle yetişmişti. Öyle ki uyarılan çocuk da bunun farkında olarak genellikle yaşlı ve tecrübeli kimselerden aldığı bu öğütlerden kendince dersler çıkarır, yanlışın tekrarlanmaması için de azami gayret gösterirdi. Ayrıca babasının duymaması için de daha dikkatli davranır, çocuğun gönüllü hamisi de çocuğu ilk yanlışında hemen babasına şikâyete gitmez, onun hatasının farkına vararak tekrar etmemesi için ona fırsat verirdi. Eğer çocuğun gönüllü hamisi çocuğu uyarmışsa çocuk da çoğunlukla bunun kendi iyiliği için iyi niyet ile yapılmış tavsiyeler olduğunu bilirdi. Bu bilgileri bazen kaytarmak ve haylazlık yapmak mukabilinde kulak ardı ederdik...
***
Bir gün dereye girdik ama kısa şortla girdiğimiz için köyümüzden bir amca beni uyarmış, bir Müslüman’ın diz ve göbek arasını açmasının ve göstermesinin dinî mahzurlarından bahsetmişti ki aradan neredeyse 30 yıl geçti, o halim selim amcanın söyledikleri bugün gibi hatırımdadır. Şimdi denize her girişimde hemen onu hatırlar, ilk önce şort boyuna bakar ve rahmetli Hasan Amca’yı hayırla yâd ederim. Çünkü bu amca, benim akrabam değildi, onunla kan bağımız da yoktu ama ailemi tanıdığı için beni uyarma ihtiyacı hissetmişti. Bunun gibi daha birçok konuda köyde yaşlı amcalar tarafından zaman zaman uyarıldığımı ve kendime çekidüzen verme ihtiyacı hissettiğimi hatırlarım...
Şimdi buna bazı günümüz entelektüel pedagoglarından, pedagoji ilmini öğrendikleri Batılı referanslarının ekollerinden esinlenerek karşı çıkanlar olabilir ki bu yaklaşımlarının sebebini, faydalı olma ideali taşıdıkları ailelerin ve çocuklarının yaşadığı kültür atmosferinden bihaber anlayışları tek geçer akçe kabul etmelerine bağlayabiliriz. Fakat söz konusu entelektüellerin samimiyeti; insani değerlere açlığın tezahürü olarak ortaya çıkan ve suça eğilimli kimselerden gördükleri kötü davranış ya da muameleler neticesinde, kızgınlığın verdiği ruh hâliyle, “bu suçlulardan birkaçını Taksim’de sallandırma” hayıflanmalarının artık işe yaramadığının acı gerçekleriyle yüzleşince sona ermektedir. Ayrıca yanlış eğitimin ya da hiç eğitilememenin sonucu olarak karşımıza çıkan bu gençlerin toplumda nasıl kara delikler açtığının mevzubahis eğitimciler tarafından geç de olsa farkına varılabilmiş olması önem arz etmektedir...
Bununla birlikte, modern pedagoji ilminin kuramsal çerçevesi, Batılı bilim adamları tarafından çizilmeden çok önceleri, kültürümüzün binlerce ilim ehli insanının ortaya koyduğu ilkeler, bugünün dünyasında önem arz etmektedir. Öyle ki bu değerli ilim adamlarının, ilme talip kimselerin hassas noktalarını nasıl keşfettikleri, ayrıca altı çizilmesi gereken bir husustur. Bununla birlikte, Enderun mekteplerinde zekâları ölçülen çocukların bireysel farklılıklarına yönelik yaklaşımların nasıl tespit edildiği, kime hangi metotla yaklaşılması gerektiğinin planlanması ve belki de daha da önemlisi bu hususların yüzlerce yıl önce nasıl bilindiği gibi konular bugünün eğitimcilerinin en çok merak ettiği mevzulardan bazılarıdır. Öyle ki bu eğitimcilerin; bugün, modern eğitim ekollerinin yeni yeni ulaştığı oyunla öğrenmeden talebeye verilecek ödül ve cezalara kadar birçok eğitim meselesinde yüzlerce yıl öncesinden nasıl bir yol haritası edindikleri ciddiyetle sorgulanmaya başlanmıştır. Ayrıca ülkemizde bu sorgulama duyarlılığına ulaşılmış olması, pedagoji ilminin sadece Batı'ya özgü olmadığı gerçeğine yönelik bir farkındalığın yükselmesine de imkân sağlamıştır ki bu farkındalık; tarihsel, toplumsal ve kültürel değerlerimiz adına memnuniyet verici bir durumdur...
***
Yukarıda da belirttiğimiz gibi eğitim; sadece okulun değil, başta aile olmak üzere çocuğun bütün paydaşlarının da vazifesidir. Bu paydaşlık durumu, aynı mahallede, aynı köyde, aynı çevrede beraber yaşamak olarak da tarif edilebilir. Fakat hayatımızın her merhalesinde çeşitli değişim süreçleri ile karşı karşıya kalmaktayız. Günümüzde bir kimse başka birinin çocuğunu sorumluluk noktasında uyarmaya kalkıştığında çocuğun ailesinin, çocuğu uyaran şahıs öğretmen bile olsa kavgaya yeltenmesi ne ile açıklanabilir? Hata ve yanlışlarına rağmen bu aşırı sahiplenme refleksi hangi ruh hâlinin tezahürüdür? Bunu başımdan geçen bir misalle izah etmek istiyorum:
Öğretmenlik mesleğimin ilk yıllarıydı. Görev yaptığım okulda nöbetçi olduğum sırada, yeni göreve başlamış olmanın verdiği heyecanla bir erkek öğrencinin, tuvalet ihtiyacını ayakta yaptığını görünce hemen gitmiş, çocuğu uyarmıştım. Uyarıyı yaparken de sadece sağlık terimleri kullanmış, prostatın en temel sebeplerinden birinin ayakta ihtiyacını gidermek olduğunu, son idrar tanesi çıkamadığı için de idrar torbasında biriken ürik asidin ilerleyen yaşlarda prostat kanserine sebebiyet vereceğini anlatmıştım... Çocuk bunu babasına anlatmış, baba da bir gün sonra müdürüme gelip, “O hoca, benim çocuğumun ayakta yapmasına ne karışır!” diye beni şikâyet etmiş, ben de müdürümden ciddi bir sözlü uyarı almıştım. Çünkü baba, din işlerinin dünya işlerine karıştırılmaması noktasında hassas olup benim uyarımı muhafazakâr bir algıya dayandırıyor ve de müdürüm “benim bu gibi konularda yönetmelik dışına çıkmamam gerektiğini savunuyorsa” böyle durumlarda eğitimin ailede başlayıp okulda devam ettiğini savunmak sanırım çok yersiz bir kuruntu olacaktır. Bu sebeple çocuğun eğitimini sadece bir kuruma havale ediyorsak ve diğer kurumlar da “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” anlayışına sahipse eğitim problemlerimizin çözülmesi mümkün değildir.

ROL MODEL SIKINTISI

Bugün eğitim açısından en büyük sıkıntılarımızdan biri de çocuğun önüne rol model şahsiyetler koyamama çaresizliğimizdir. Annenin ve babanın söyledikleri bazen çocuğa ters gelebilir. Anne ve babanın da bunu bilip ısrar etmek yerine daha tesirli tedbirler bulması gerekebilir. Mesela derslerine çalışmayan ve sorumluluklarını yerine getirmeyen bir çocuğa ebeveynlerin ilk yaptıkları şey, azarla karışık sert uyarılarda bulunmaktır. Fakat “Mum dibini aydınlatmaz” düsturu gereği genellikle bu ebeveyn yaklaşımları çocukta çok tesirli olmaz hatta geri tepebilir. Peki, çare nedir? Bu gibi durumlarda tecrübeli eğitimciler; ebeveynlerin, çocuk için değerli olan kimselerle iş birliği yapmasını tavsiye eder. Çocuğun değer verdiği kimse, eğer o çocuk için bir anlam taşıyorsa yapacağı nasihatler ve çizeceği yol haritaları da çocuk nezdinde karşılık bulacak ve biraz sitemle karışık tavsiyeler çocuğun hayatında çok özel karşılıklar bulabilecektir ki anne babaların yapacağı bu kritik manevralar bazen hayati neticeler verebilir. Büyük âlim zatlar bu konu hakkında şöyle buyurmuşlardır:
“Bir aslanla bir adamı aynı kafese koysanız o aslanın o adama zarar vermeme ihtimali vardır. Ayrıca dünyanın en zehirli yılanı ile bir insanı aynı çuvala koysanız o yılanın o kimseyi sokmama ihtimali de vardır. Fakat kötü huylu bir arkadaşın kötü huyunun yanındaki iyi huylu birine geçmeme ihtimali kesinlikle yoktur...”
Ayrıca dedelerimizin söylediği bir darb-ı meselde şöyle anlatılırdı:
“Bir kimse abdest alırken eline bir çamur bulaşır. Çamuru kokladığında onun misk gibi koktuğunu görür. Çamura, sen niçin böyle güzel kokarsın diye sorar? Çamur da şöyle der: Ben bir gül ağacının dibindeki çamurdum. Üzerime bir gül yaprağı düştü ve ben de böylece güzel kokmaya başladım...” Gül bahçesinde dolaşan güzel kokar, çöplükte dolaşan ise kötü…
Bütün bu anlatılanların yanında, çocuğun kendine ait bir ruh ve duygu dünyası olduğu da unutulmamalıdır. Öyle ki bir insana söylediğimiz sözün tesirli olabilmesi için öncelikle nasihatte bulunan kimsenin mevzubahis konuya kendisinin hassasiyet göstermesi elzemdir. Yani lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden entaktır. Yani davranışlarımızla ortaya koyduklarımız, sözlerimizle ilettiklerimizden daha tesirlidir.

ÇOCUKLARIN ERKEN YAŞLARDA OKULLARA GÖNDERİLMESİ…

Bütün bunların yanında çocukların temelden anne şefkatini eksiksiz doya doya yaşaması çocuk psikologlarının da altını özellikle çizdikleri bir konudur. Bugün modernizmin çarkları arasında ezilen hayatlar, daha rahat yaşamak ve para kazanmak adına çocuklarını hiç tanımadıkları kimselere emanet etmek zorunda kalabilmektedirler. Hele bazı bölgelerde çocuğun yurt dışından gelen yabancı bakıcılara teslim edildikleri görülmekte, çocuk, bu bakıcılara sadece biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması niyetiyle bırakılsa da onda ciddi travmalara da sebep oldukları müşahede edilmektedir. Ayrıca bu durumun sonuçlarının ileriki yaşlarda ortaya çıktığı bazı araştırmalarda da belirtilmiştir. Hatta bu konuda İsveç ve Hollanda’da bazı araştırmalar da yapılmıştır. Dolayısıyla şunu unutmamak gerekir ki anne şefkatinin ve kokusunun yerini dünyanın en iyi bakıcıları da olsa dolduramaz. Bununla birlikte; çocukların okula çok erken yaşlarda gönderilmesinin de onlarda farklı travmalara yol açabileceği uzmanlar tarafından vurgulanmıştır. Fransa’da yapılan bir araştırmada bu konuya değinilmiş ve çok erken yaşlarda okul gibi sosyal ortamlara sokulan çocuklarda öz kültür değerlerinin kazandırılmasında bazı zorluklarla karşılaşıldığı görülmüştür. Çünkü çok erken yaşlarda çocuk, çevresinde gördüğü olumsuz yaklaşımları genel kabul gören davranışlar olarak algılayabilmekte, bu yaklaşım çocukların algılarına erken yaşlarda yerleştiği için de silmek çok zor olmaktadır. Onun için çocuğun öncelikle ailede yani yakın çevrede temel değerleri öğrenmesi çok önemlidir...

Alıntıdır

banner47

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner14